Ana SayfaTürkiyeNe güzel yazdın be hoca... Mehmet Genç aslında 30 Haziran 2020'de İstanbul...

Ne güzel yazdın be hoca… Mehmet Genç aslında 30 Haziran 2020’de İstanbul Şehir Üniversitesi kapatıldığında ölmüştü

Şehir Üniversitesi'nde çalışırken Mehmet Genç'i yakından tanıma fırsatı bulan Abdulhamit Kırmızı, Serbestiyet için yazdı.

Şehir Üniversitesi’nde çalışırken Mehmet Genç’i yakından tanıma fırsatı bulan Abdulhamit Kırmızı, Serbestiyet için yazdı. O çok beğenilen yazıyı aynen aktarıyoruz:

Hayatın bir görmek beklerken başımıza gelenden ibaret olması gibi, büyük alimler de farkında olmadan aramızda yetişir, içimizden gelir geçer. Öldükten sonra hatırlamaya başlarız. Tecrübe gibi artık başımızdan geçmiştir. Geriye bakıp hatırlayabiliriz. Bizimle birlikte yaşıyor olmasının ağır yükü kalkmıştır. Artık nutuklar atılabilir, heykeller dikilebilir, binalar yapılabilir. Yıl döndükçe anılabilir.

Hakkında çok şey yazılacak, bu hikâyelerde bazı yönleri sabitlenecek, sonra hikâyeler tek bir hikâyede taşlaşacak. Bütün renkli kişiliklerin başına geldiği gibi o da ezberlerle anılacak. Geçmiş hakkında okuduğumuz her şeyin daima eksik kalması gibi, hayatı ne kadar uzun anlatılsa hep noksan duracak. Tek bir hikâye farklı farklı tanıyanların hafızanın yerini alacak, hafızanın kendisi olacak. Kim daha maharetle anlatırsa onun Mehmet Genç ile kafamıza yapışacak. Muktedirden mahiri yoktur, resmi özgeçmişi o yazar. Böylece hayatı çizginin çizgisindeki kokmaz rakamlara ve anlamını düşünmeye gerek bıraktırmayacak kof cümlelerine indirger. Artık toplu tüketime hazırdır.

Tarih neyin olduğu değil, her şey unutul yerine kalansa , Mehmet Genç tarih oldu. Bilgisini belgesini paylaştığı ellilerindeki iktisat tarihçisi onun ne büyük tarihçi olduğunu hakkıyla anlatacaktır. Ben paylaştığı irfanıyla ve biraz da kendi izlenimimle anmak isterim.

Zariflerin piriydi, evet, fakat titizlikle seçtiği sözlerin zarafet perdesini acılarını saklamak için de kullanımdı. Seksen yedi yılda yaşadığı çeşitlı Türkiyelerde edindiği tecrübeler sözünde sarkastik bir tavır geliştirmişti ki bu sarkazmı anlamak yakınındakilere safra nasip olmazdı. Hoca çok Türkiyeler yaşadı, onu mağdur etmeyeni göremedi. “ Türkiye’de ilmin kendiliğinden bir kıymeti yoktur” derdi, “sadece siyaset veya sermaye ilişkilendiğinde, bu iki güce yaradığında birazcık kıymeti olur.” Hakikaten , ilim rütbelerin en yücesidir sözünü dilinden düşürmeyen insanımız âlimlerden ziyade siyasilere ve patronlara hürmetkârdır.

Bazıları kendini övmek için sahte bir özeleştiri kisvesi kullanma. Onun özeleştirileri yalnızca tevazu elbisesine bürünmüştür. Bu biraz da hayata karşı acemiliğini hiç kaybetmemiş olmasındandı r. Bu sayede çevreyi ayrı bir Mehmet Genç samimiyeti tanımıştır. Hayat acemiliği biraz da etrafına bilinçle ördüğü bir esrarengiz duvardır. Mehmet Genç yalnızlığı diye bir şey vardı. Kendi olmayanlarla dolu insanlarda rastlanan bir yalnızlık türü. O yüzden seviye-i ilmiye ve terbiyesi noksan salon zekâsına dikkat eder, basamaklarca aşağıya inerdi. Milletin ruhuna göre idare-i lisan ederdi. Siyaset semasının hep bulutlu olduğu bir dağınık yağmurlar yüzünden o artık ıslanmamaya çalışır . Galebe her zaman hakka tegallüp eder, bunu böyle bilir öyle yaşardı.

Tarihin değil tarihçilerin birbirlerini edip durduğunun farkında olarak, o hiç tekrara düşmek istemiyordu. Yazdığı onun cümle özgün olmalıydı. Tek kelime çıkarılsa cümle yapısı dağılmalıydı . Yazmak demişken, o menzili yolda bilenlerdendi maalesef. Araştırma merakı daima gayretinin engeli oldu. Çekingen yüzünden az yazmayı meşrulaştırmakla geçerdi bazen sohbetleri: “Marx, Kant, Smith gibi adamlar ellilerinden evvel ölselerdi elimizde hiç büyük eserleri olmazdı. Bunların asıllarını hep elli yaştan sonra yazmışlardır. ” Bunları kendine der gibi demezdi, “çok yaşlı saymayın, genç sayın. Herhalde altmış yaşına kadar insan sosyal ilimleri ancak öğreniyor, sonra eser verebiliyor ”derdi. Bazenmuzip bir gülüşle “gerçi Türkiyede hep öğreniyoruz zaten” diye eklerdi. Kısaca, geç yazmayı tavsiye ederdi ama kendisi bu öğüdüne yeterince kulak vermedi. Akademik er meydanında eleştirilme korkusundan mıydı, merak edilir. İnsan umduğuna gücenir ya, hocamız daha çok yazmalıydı.

Öte yandan, Sabahattin Alice dersek, bu devasa iddiasızlığın (ona) özgürlüğün hastasıydık. Mehmet Genç’i anlama çabası belki Mehmet Genç’in umurunda olmadı ve olmayacak da. Komik eğer beklentilerin boşa çıkması onun Türkiyeleri hiç komik değildi. Yaralı eski paslar burada beklentisiz yaşamayı çoktan öğretmişti. Fakat mizah çeşidi gülebilmesiyse en çok onda vardı. Yaşlanma sanatındaki korkmaz ustalığı da bu sayededir. Saçına ak ve yüzüne yıllar kimsede daha güzel düşmemiştir.

Sohbetler müşterek meraklara kayar ya, bizde sözler en ziyade Nietzsche’ye doğru akardı. Sırf Nietzsche’yi kendi dilinden okumak sevdasıyla Almanca öğrenmeye başladığını fakat beceremediğini malum tevazuuyla sık sık söylerdi.İptal etmekKayıt etmekYorum Yap2018’de Dragos Kampüsü’nde bir gün elinde iki kalın beyaz ciltle haber vermeden odama geldi. “Ben artık ümidimi kestim, bunun hakkından siz gelirsiniz” diyerek Heidegger’in Nietzsche biyografisini kucağıma tutuşturdu. Nietzsche olmak çok zor derdi: “Hiç tanınmadı, Schopenhauer gibi. Hiç bilmedi kimse. Kendisi iyice delirdiğinde, ‘güzel eserler yazdım ben de değil mi?’ diye soruyormuş. Hazin. ” Nietzsche diye anlattığı bazen kendisi miydi? Kendimizi en iyi başkalarından bahsederken anlatabiliriz .

Başka bir sevdiği Wagner idi. Hatta partide Wagner’le sınırında gösterilen bir resim vardı, kızının çizdiği. Çalışırken, Wagner dinleştirdi. En son Fatih Bozkurt ile beraber ziyaret ettiğimizde, Bamberg’e gideceğim için yine heyecanlandı, komşu Bayreuth’te Nietzsche ile Wagner’in buluşmalarında konuştuk.

Mehmet Genç aslında 30 Haziran 2020’de İstanbul Şehir Üniversitesi kapatıldığında ölmüştü. Tek sesli medyanın yayınladığı özgeçmişlerde oğlu yoktur. Yıldır çalıştığı ve çevrede ilk varsayılan bahtiyar hissettiği kurumun adını anmadıkları gibi, 18 Mart 2021’deki son ölümünden önceki vefatını da sakladılar. Anma konuşmalarında tadımız bozulmasın hesabı. Halbuki oğlu senesinin en büyük derdiydi; “Bu üniversiteyi kapattırmamak lazım” cümlesi diline faz olmuştu. “Üniversitenin ne haz belli değil daha, değil mi? Ne bu felaket geldi yahu, ”der derin bir nefes çekerdi. Lafı döndürüp dolaştırır ve sohbette, toplantıda “şimdi ne olacak peki Şehir’in durumu?” diye sorardı. Hatta bunun için Erdoğan’dan randevu istemiş fakat elde edememişti. “Hakikaten ilim yapmak isteyen bir üniversite idi, ben kütüphanelere ne istediysem aldılar, çok cömert davrandı Şehir. Fakat cömert davranmadan ilim olmaz, ”derdi. Son dünyası olan Şehir’deki dostlarını sorar durur, mesela “Engin nasıl oldu yahu?” diye kendi durumundaki Engin Deniz Akarlı hocamız hakkında bilgi ister, biz de son haberleri verirdik.

Mülkiye mezunu tarihçiler serisinin bu yakışıklı halkası sahneye çıkmayı değil gölgede kalmayı severdi. Bilmeye gayret ederdi, bilinmeye değil. Mülkiyeli dedim ama Mülkiyeci değildi. Ona göre tarihçi yetiştirmeye en münasip müfredat Mülkiye’ninkiydi. Tarih için okunması gereken her şeyi okutuyordu. Yetişmesinde, hatıralarında, dostluklarında o kadar yer tutan Mülkiye’ye kırgın gitti. “Mülkiye Kemalizmin kalesi ve benim Osmanlı’yla ilgili şeylerimi hiç duymak istemediler, çalışmalarım hakkında yapılmak” diye onlarla dalgasını geçerek serzenişte bulunmuştu, daha geçen sene.

Kendileri tırmandıktan sonra arkalarından seyyar merdiveni iten devletlü tarihçiler dünyasında o gençlere merdiven yetiştiren bir müesseseydi. Bu yüzden unutuş rüzgârı ona uğramayacak. Mehmet Genç bütün sular çekildikten sonra kalanlardan olacak.

uçsuz bir dinleyişle dinle

üstlen çöllerdeki rahmeti

ey gürleyen yalnızlığımız

yolumuzu gözleyen

toprağa girdiğimiz vakit

uğultulu derinlikler kalır. ( Kalanlar , Alaaddin Özdenören)

Takip Et

20,116BeğenenlerBeğen
17,682TakipçilerTakip Et

Benzer Haberler

Editörün Seçtikleri