Ana SayfaTürkiyeAli Bayramoğlu: Erdoğan Türkiye'de yıkımı temsil ediyor

Ali Bayramoğlu: Erdoğan Türkiye’de yıkımı temsil ediyor

Karar Yazarı Ali Bayramoğlu, gücü elinde bulunduran siyasi iktidarın çoğulcu siyaset uygulaması ile bir yıkımı temsil ettiklerini, ayrıca gücü elinde bulunduran bu unsurun toplum, kültür, basın gibi organlara karşı baskı kurduğunu dile getiren bir yazı kaleme aldı.

Ali Bayramoğlu, “ Popülizm, ‘Şehir’ ve siyasi yıkım “ başlıklı yazısında Mevcut siyasi iktidarın (AKP – MHP) çoğulcu siyaset kavramının Türkiye’deki yıkımını temsil ettiklerini vurguladı. Bayramoğlu, gücü elinde bulunduran bu iktidar mekanizmasının, özerk olması gereken birçok alanda baskı ile bir milli irade anlayışı uyguladığını dile getirdi. Bayramoğlu’na göre siyasi güç merkezini parlamentodan ziyade yürütme organı taşımaya başladığından beri artan baskılar tek bir kişide vücut buldu. Bayramoğlu, bu liderin kendisini millet yerine koyduğunu, düşüncelerini milletin düşüncesi olarak saydığını ve denetimin, ara mekanizmaların kaldırıldığı bir çizgide devam ettiğini belirtti. Bayramoğlu’na göre siyasi iktidarın, son yıllarda demokratik mantığı ve ilkeleri hiçe saydığı, kurumların özerkliklerini baskı ile ezip geçtiği uygulamalar dönemi yaşanıyor. Bayramoğlu, Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasının bu uygulamalara örnek olduğunu söyledi.

İşte Ali Bayramoğlu’nun o yazısı…

Popülizm, “Şehir” ve siyasi yıkım 

Mevcut siyasi iktidar ve unsurları (AK Parti ve MHP) uzunca bir süredir vahim iki “gelişme”nin taşıyıcılığını yapıyor.

Farklı eğilim ve tutumların, varlığı ve etkileşimiyle tanımlanan, her demokrasinin “olmazsa olmaz”ını  temsil eden, çoğulcu siyaset kavramının Türkiye’deki yıkımını temsil ediyorlar. 

Temsil ettikleri ikinci durum ise, gücünü çoğunlukçuluktan alan otoriter ve şahıslaşmış başka bir siyaset mekanizmasının sistem tüm ögeleri üzerine kurduğu hegemonyadır. Bu “otoriter-tekçi siyaset mekanizması”,  toplum, kültür, basın, üniversite, ekonomi gibi alanların siyasi iktidar karşısındaki özerkliğini yok ederek, onlar üzerinde garip bir milli irade anlayışına sığınarak ağır tahakküm kuruyor. 

Söz konusu milli irade anlayışı, toplumun, ‘bir grup olan) parlamentoya tüm farklılıklarıyla yansıması ve bu çerçevede temsil edilmesi fikrine değil, bir kişide birleşmesi ve cisimleşmesi mantığına dayanıyor. 

Zira siyasi güç merkezini artık parlamento değil, yürütme cihazı taşıyor. Onu da bir kişi elinde tutuyor. Diğer bir ifadeyle parlamento, grup olması vasfıyla çoğulculuğu bünyesinde barındırırken, kişi sadece bu vasfı dışlıyor. Cisimleşme ya da toplumun çoğunluk vesilesiyle bir kişide vücut bulması siyasetin kurduğu tahakküm sisteminin ana unsurunu oluşturuyor.

Zira bu kişi ya da lider, kendisi millet yerine koyarak, düşüncesini, tepkisini, dahası ruh halini milletinkiyle aynı sayarak, doğal olarak denetimin, ara mekanizmaların tümüyle bertaraf edildiği bir çizgide ilerliyor. 

Bu çizginin, “siyasi arz”a dayalı, yukarıdan aşağıya çalışan, özetle otoriter bir işleyişe işaret ettiği muhakkaktır. Tersten ifade edilecek olursa, “toplumsal talep” üzerine kurulu, dolayısıyla aşağıdan yukarıya (toplumdan siyasetçiye) giden bir akışı öngören, demokratik işleyişin karşı kutbunu ifade ettiği de muhakkaktır. 

O zaman, tekrar ifade etmek gerekirse, Türkiye’nin son yılları, “seçimli bir otoriter yapıya işaret etmekten öte anlam taşımıyor. 

Siyasi iktidarın, son yıllarda, demokratik mantık ve ilkeleri hiç sayan, kurumların özerkliğini milli irade karşıtlığı ilan eden ve bunları ezip geçen uygulamaları saymakla bitmez. 

Şehir Üniversitesi’nin kapatılması bu uygulamaların tipik örneklerden birisiydi.

Karar, önce Erdoğan tarafından, siyasi çıkarı ve kaygılarından hareketle alındı. Meclisteki grubuna verdiği talimatla kapatmaya zemin hazırlayan bir kanun çıkarıldı. Ardından cumhurbaşkanlığı ofisi haline gelmiş YÖK, bu kanuna işaret ederek üniversitenin kapatılması gerektiğini belirtti. Cumhurbaşkanı da gereğini yaptı, üniversiteyi kapattı.

Bu adımın kişisel ve siyasi gerekçeleri herkesin malumu…

Ancak sorun sadece bu gerekçelerin hikâyesinde değil.

Sorun aynı zamanda, kişisel-siyasi gerekçelerle binlerce insanın hayatı ve ülkenin geleceğini ilgilendiren kararların nasıl ve ne şekilde alındığını göstermesi…

Kurumsal ve sektörel işleyişte özerkliğin nasıl yok olduğuna, bunların ama otoriter ve şahsi bir siyasetin hegemonyasına nasıl ve ne ölçüde girdiğine işaret etmesi…

Türkiye üniversitelerin ağır baskılarla karşılaştığını çok dönem gördü. Eğitim sistemini ve öğretim üyeleri pek çok kez zaptı rapt altına alınmaya çalışıldı. 27 Mayıs sonrası 147’ler, 12 Eylül sonrası 1402’likler, son dönemde OHAL ve KHK tasfiyeleri bunlar arasında yer alır. Her biri üniversitelerin kalitesi aşağıya çekmiş, ülke demokrasisinde büyük yara açmıştı. Ancak hepsi öğretim üyelerine yönelik olmuştu. 

Bir üniversitenin kurum olarak, bu gerekçelerle tasfiyesini Türkiye ilk defa görüyor. 

Geldiğimiz nokta budur, bu iktidarla gideceğimiz yer de bu istikamettedir.

Takip Et

20,116BeğenenlerBeğen
17,694TakipçilerTakip Et

Benzer Haberler

Editörün Seçtikleri