Bilim ve Sanat Vakfı Başkanı Ahmet Okumuş: Bu sadece BİSAV ile ilgili değil ülkenin gidişatıyla ilgili

Şehir Üniversitesi’nin kurucu vakfı BİSAV’a kayyum atanmasına geçmişte BİSAV Başkanı Ahmet Okumuş böyle tepki göstermişti:

Kayyum kararıyla köşeye sıkıştırılmak istenen BİSAV’da Başkan Ahmet Okumuş, Independent Türkçe’nin sorularını yanıtladı.

“Bilim ve Sanat Vakfı bir tür silkinmeye vesile olmuşsa iftihar vesilesidir” diyen Ahmet Okumuş, Cihat Arpacık’a önemli açıklamalar yaptı.

Röportaja geçmeden önce BİSAV Başkanı Ahmet Okumuş’un açıklamalarından öne çıkan başlıklara göz atabilirsiniz.

  • Zannediyorum bir düğüm oluşmaya başlamıştı. Kayyum işlemi başlayınca “Artık bu kadar da olmaz” sözünü gerçekten duyumsattı. Eylem öngörülmedik verimler ortaya çıkartabilir. Fazla hesapçı olursanız o verimi hiçbir zaman alamazsınız. Bazen eylemin doğurganlığını göstermesini beklemeniz gerekir. BİSAV’a, bu kadar çıkar gözetmez bir ilmi, fikri tecessüse odaklanmış bir yapıya bu tür bir muamele insanları rahatsız etti.
  • Bir şeyi soyut olarak tarif edebilirsiniz, yaklaştığını hissedebilirsiniz ama gerçekten ona temas etmek ve duyumsamak insanları tepki vermeye iter. Bazı gelenekler buna “eylemin doğurganlığı” diyorlar. Eylem öngörülmedik verimler ortaya çıkartabilir.
  • Türkiye’nin gidişatıyla ilgili gerek bir araya gelerek, gerek tek tek bir tavır ortaya koyan STK’lar ve kişiler ülkenin gidişatına dair zihinlerinde soru işaretleri güçlü olan insanlar.
  • Sürece katılmayanları da hala davet ediyoruz. Bu yalnızca BİSAV ile ilgili değil. Ülkemizin gidişatı ile ilgili hassasiyeti işaret ediyor. O hassasiyeti takviye etmek gerekiyor.

İşte o röportaj

BİSAV’a “geçici yönetim heyeti” denilen ama kayyum olarak değerlendirilen komite atandıktan sonra muhafazakar sivil toplum örgütleri buna tepkiyle yaklaştı. Bu tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu tür bir spontan tepkinin oluşması, kolektif bir sesin ortaya çıkması Türkiye’de belli duyarlılıkların hala yaşamakta olduğunu göstermesi bakımından sevindirici. Hadise gerçekleştikten sonra beni arayan daha genç kuşaktan öğrencilerimiz ‘Demek ki ülkenin beyin ölümü hala gerçekleşmemiş, sivil toplumun, gönüllü teşekküllerin hala hassasiyet gösterme kapasitesi varmış’ dedi. Bilim ve Sanat Vakfı bu yönüyle bir tür silkinmeye vesile olmuşsa iftihar vesilesidir. İstanbul Şehir Üniversitesi sürecinde eğer sessiz kalınmış olsaydı, o süreçte üniversite kendi tavrını, duruşunu ve itirazını yükseltmeseydi zannediyorum BİSAV hadisesinde de bu tür bir tavır ortaya çıkmazdı. Geçtiğimiz 3 ay boyunca yaşanan tartışmalar insanları zihnen ve vicdanen hazırladı. İstanbul Şehir Üniversitesi söz konusu olduğunda belki kararsızdılar, belki olayın iç yüzünü tam olarak anlayamadılar. Ama yine de gönüllerinde zannediyorum bir düğüm oluşmaya başlamıştı. Kayyum işlemi başlayınca “Artık bu kadar da olmaz” sözünü gerçekten duyumsattı. Bu duyumsama önemli. Bir şeyi soyut olarak tarif edebilirsiniz, yaklaştığını hissedebilirsiniz ama gerçekten ona temas etmek ve duyumsamak insanları tepki vermeye iter. Bazı gelenekler buna “eylemin doğurganlığı” diyorlar. Eylem öngörülmedik verimler ortaya çıkartabilir. Fazla hesapçı olursanız o verimi hiçbir zaman alamazsınız. Bazen eylemin doğurganlığını göstermesini beklemeniz gerekir. BİSAV’a, bu kadar çıkar gözetmez bir ilmi, fikri tecessüse odaklanmış bir yapıya bu tür bir muamele insanları rahatsız etti.

Ama daha genele bakan yapı Türkiye’nin gidişatıyla alakalı. Zannediyorum bu konuda gerek bir araya gelerek, gerek tek tek bir tavır ortaya koyan STK’lar ve kişiler ülkenin gidişatına dair zihinlerinde soru işaretleri güçlü olan insanlar. Ben Cemil Meriç’in o sözünü severim; “Türkiye temel tezatlarını çözememiş bir ülkedir” der. Hakikaten bizim asırlık sorunlarımız var. Bu temel tezatlar çözülmediği gibi çözüldüğünü zannettiğimiz dönemde tekrar derinleştiğini görerek ona ilişkin de bir ses çıkarmış oldular.

Çok arayan oldu mu?

Evet, oldu. Zor süreçlerde destek hissetmek önemli oluyor. Bu sürece katılmayanları da hala davet ediyoruz. Bu yalnızca BİSAV ile ilgili değil. Ülkemizin gidişatı ile ilgili hassasiyeti işaret ediyor. O hassasiyeti takviye etmek gerekiyor. 

İbrahim Kalın aradı mı mesela?

Beni değilse de belki başka hocalarımızı aramış olabilir.

BİSAV’dan çıkıp ya da burada seminerler verip şu anda devletin önemli noktalarında olan isimler var. Onlardan en azından bir telefon beklemiyor musunuz?

İnsan tabii ki bekliyor. Ama konumuna göre kimisi alenen bir söz söylemese bile bir yerlerde yardımcı olmaya çalışıyor olabilir. Bir kısmı böyle. Herhangi bir ismi kast ederek bunu söylemiyorum ama buradan çok insan yetişmiş olduğu için kamusal olarak sesini duymasak bile bulunduğu kurumda, ilişki ağı içinde, konuya dair üzüntüsünü, tepkisini dile getiren, hatta olumlu katkı yapmak isteyen insanlar da vardır. ‘Niye bir şey demedin’ diye bir yere kadar sorabiliriz ama yapabileceği halde, daha doğru bir tavır alabileceği halde almayan insanlar da elbette var. Bu da kadim bir meseledir. İnsanoğluyla ilgili bir mesele. Ama en rahatsız edici kısmı bugünkü savruluşlarını dünkü kahramanlıklarıyla açıklamaya çalışanlar. Veya bir “ama”nın öncesine yerleştirmek üzere özenle hazırlanmış cümleler geliştirenler. Bunlar fark ediliyor. BİSAV bunu çok iyi fark edebilen bir kurum.

BİSAV sürekli Ahmet Davutoğlu ile birlikte anılıyor, hem BİSAV’ın sadece bu şekilde anılmasını hem de vakıfla ilgili son sürecin Davutoğlu’nun başlattığı siyasi hareketle alakasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bir yönüyle anlaşılabilir. Çünkü kurucu kuşaklar önemlidir. Düşünce tarihinde de herhangi bir ekolün kurucuları, -o ekolün sürdürücüleri ve sonraki kuşakları çok daha belirleyici olsalar bile- daha çok anılırlar. Fakat bunun ötesinde ben bunu kişisel düzeyde dahi bizim kuşağımıza ve bizden sonraki kuşaklara haksızlık olarak gördüm. BİSAV kendi kurucu kuşağını aşmış bir kurumdur. Kuran kuşakları da, sonraki kuşakları da, bizi de aşmıştır. Burası bir iklim oluşturmuş, bu iklimi verimkar bulanlar, zihnen, fikren, ruhen kamçılayıcı bulanlar buraya gelmişler, burada çalışmalar yapmışlar. Bir hükmi kişilik, gerçekten bir şahs-ı manevi olmuş. Üniversite de, bir silsilenin başında olması münasebetiyle Ahmet Davutoğlu hocamızla anıldı. Fakat üniversiteyi kuran aslında bizim kuşağımızdı. Biz doktora öğrencisiyken üniversite ile ilgili planlara başladık, doktoramızı tamamladıktan sonra öğrenci almaya başlandı ve her noktasına dair tartışmayı bizim kuşağımız yaptı. BİSAV’da da bütün etkinlikleri planlayan insanlar bizden de genç. Ve bu arkadaşlarımızın Ahmet Davutoğlu ile tanışmışlığı bile yok.

İşin aslına bakarsanız Ahmet hocamız 2000’lerin başından itibaren onu bir hayli meşgul eden başka bir etkinlik sahasındaydı. Bütün bunlar olurken yeni kuşakların katılmasıyla BİSAV faaliyetlerine devam etti. BİSAV kendini yeniden üretmeyi başarmış bir iklimdir. Bu tür yapılar için en temel meselelerden biri kuşaklar arası aktarım sorunu. Bir kuşaktan diğer bir kuşağa yetki, sorumluluk, sezgi aktarımı pek çok kurumun zorlandığı süreçlerdir. Hele de entelektüel sermayenin güçlü olduğu yapılarda. Çünkü orada eleştirellik düzeyi yüksektir ve bir kopma olmadan aktarım yapmak daha zordur. Bu şirket veya cemaat gibi değildir. Dolayısıyla BİSAV kendini yeniden üretmeyi başardı. Çok farklı kuşaklar buraya angaje oldu ve burada kendi gündemlerini yaşattılar. Çünkü entelektüel ilgiler, kültürel sezgiler değişiyor. Sadece Ahmet Davutoğlu ile anılması bahsettiğim anlaşılabilirliğin ötesinde; bir haksızlık ve bizim gerçeğimize tekabül etmiyor.

Bunun dışında Ahmet Davutoğlu’na odaklanılmasının daha siyasi, pragmatik gerekçeleri de açıktır. Bu konjonktürde, siyasal aktivizm içine girmiş biriyle anılan bütün yapılar mercek altına alınıyor. Bu da siyaseten tespit edebileceğimiz bir hadise.

BİSAV nedir peki? Nasıl etkinlikler yapılıyor?

Burada yapılan etkinlikler esasen üniversiter düzeyde. Yaş itibariyle üniversite altı seviyeye çok hitap etmez. Ama son yıllarda lise düzeyinde de ilginin olduğunu, küçük öbeklerin gelip burada seminerlere katılma arzu gösterdiklerine şahit olduk. Ama daha çok üniversite düzeyine hitap eden etkinliklerden bahsediyoruz. Türkiye’nin her kesiminden insanlara açık. İstanbul’da olması hasebiyle elbette daha çok İstanbul’daki ilgililerin takip ettiği farklı bilgi disiplinlerinde; panel, konferans, okuma grubu, çalışma grubu, atölye düzenleyen bir yapı burası. Çalışmalarımızı 4 merkez etrafında örgütlüyoruz; Medeniyet Araştırmaları Merkezi, Küresel Araştırmalar Merkezi, Türkiye Araştırmaları Merkezi ve sanat araştırmaları merkezi… Bu da özgün bir tasnif aslında. Eski geleneklerde olduğu bir bilgi hiyerarşisi bugün yok. Bilgi disiplinlerinin tasnifi eskiden olduğu gibi aşırı hiyerarşik değil. Hiyerarşi olmadığı için disiplinler arası bir mesele var.

Görünenlerin dışında özel okuma grupları da var. Hatta burayı sadece hoş bir mekan, bir ortam olarak kullanıp sadece kafeteryaya gelip kendi otonom çalışmasını yapan insanlar var burada. İsterseniz bir tür entelektüel anarşist diyebileceğimiz gruplar da var. Bir tür faaliyet zenginliği var BİSAVın.

Bu süreçten sonra faaliyetlerine devam edecek mi?

Biz devam edeceğini düşünüyoruz. Tabii ki bu bir bedel gerektiriyor, bir yatırım gerektiriyor. Duygusal ve entelektüel yatırım da gerektiriyor. Hasbilik gerektiriyor. Biz burada karşılıksız çalışmaya alışmış insanlar gördük. Çok mütevazı koşullarda çalışan, niteliklerinin karşılığını görmese bile bu ortamın hasbiliği ve yapmak istediği işin doğasına uygunluğu nedeniyle burada bulunmak isteyen insanlar var. Bu enerjiye baktığımda, bu çatı altında olmaza başka bir çatı altında aynı ruhu devam ettirir diye düşünüyorum. Bunun hazırlığına, tecrübesine sahibiz. BİSAV bugünkü kayyum süreciyle gündeme gelse de vakfın tecrübesi az değil. Çok farklı tarihi dönemlerden geçmiş insanların kurduğu ve sürdüğü dönemlerden geliyor. 1980’lerde kuruldu, o yıllarda bambaşka bir Türkiye ve dünya var. 1990’larda 28 Şubat ve devamını yaşadık. 2000’lerde farklı bir gerçeklik oluştu. Bu on yılları ele aldığımızda, çok sakin dönemler olmadığını görüyoruz. Biz o dönemlerden geçmesini bildik.

Genel olarak toplumumuzda ve daha çok BİSAV’ın da içinde anıldığı kesimde gördüğüm ve üzüldüğüm bir şey var; kendi tecrübesini okuma ve değerlendirme noktasında bir eksilme, bir nitelik yitimi oldu. Öyle bir tecrübe yaşarsınız ki; çok önemlidir. Okunması, anlamlandırılması gerekir. Ama o tecrübenin niteliğiyle mütenasip olmayan bir yorum ile onu bir hiçe çevirebilirsiniz. O tecrübeden hiç ders almadan çıkabilirsiniz. O zaman siz o tecrübeye layık olmayan bir kurumsunuzdur. Toplum olarak ve muhtelif kesimler olarak bunu yaşıyoruz diye gördüm. Tecrübesine anlam verebilen, tecrübesinin hakkını verebilen insan ve kuşaklara ihtiyacımız var.

28 Şubat dediniz, BİSAV’ın 28 Şubat’ta anlamı neydi?

Ben o dönemde üniversite öğrencisiydim. Burayı kuran insanlar kimlikleri konusunda tutkulu insanlar olmuş. ‘Biz kimiz’ sorusuna cevapları var ise, onu tutkuyla sahiplenmişler ve benimsemişler. Mümin insanlar, İslam onlar için önemli. Fakat kimlikleri konusunda tutku duydukları kadar bilgi konusunda da tutkulu olmuşlar ve kimlik-bilgi ilişkisini nasıl kuracaklarına dair çok incelikli soruşturmalar yapmışlar. Bilgiyi kimliğe, kimliği bilgiye kurban etmeme çabası yani. Kimlik konusuna cevap verdiğinizde bilgi konusu da çözülmüş gibi yaklaşırsanız bilgiye açılamazsınız. Bilgiye açılayım derken özneyi kaybederseniz o da bir silsile oluşturmaz.

28 Şubat sürecini tazyikiyle yaşayan öğrenciler burada hem haysiyetleriyle kimliklerine tutunabilecekleri bir iklim buldular ama o zorlu koşullarda kendilerini sorgulama, bilgiye açılma konusunda zemin edindiler. O itibarla üniversite kapıları kendilerine kapanırken aynı seviyede bilgiyle, düşünceyle irtibatlanabilecekleri bir sığınak bulmuş oldular hakikaten.

O süreçte, sonrasında İstanbul Şehir Üniversitesi’nde de yapmak istediklerimiz de belirginleşmeye başladı. Evrensele açılan ama onu bu topraklarda yaptığının farkında olan… Türkye’de öyle bir sorun var. Kimisi hangi zamanda yaşadığını bilmiyor, kimisi nerede yaşadığını bilmiyor. Hangi çağda yaşadığını bilmekle nerede yaşadığını bilmek. Yeri gelmişken söyleyeyim, Türkiye’deki bütün toplumsal kesimlerin ahlaki üstünlük bakımından aynı seviyeye gelerek eşitlendiklerini düşünüyorum. Kemalistler, sol, ülkücüler ve en nihayet İslamcılar. Aslında hepsi tarihsel önermelerini büyük ölçüde tükettiler, ahlaki üstünlük bakımından eşitlendiler. Yeni kuşaklar, yeniden başlayacaklar. Artık eski kahramanlıkların geçerliliği yok. İslami camianın belli tarihsel önermeleri vardı, onların topluma, siyasete taşımak istediği bazı duyarlılıklar vardı, taşıdılar da. Ama şu an geldiğimiz noktada kendilerini yeniden değerlendirme zorunluluğuyla karşı karşıyalar. Bu eşitlenme yeni başlangıçlar için zorunlu bir temel oluşturuyor. Bu açıdan ben kötümser değilim, bilakis ümitvarım. 28 Şubat’ta olduğu gibi yeni kuşaklar bu sorularla taze bir şekilde yüzleşmek zorunda kalacaklar. Tarih onları zorlayacak.

Ahmet Taşgetiren Karar gazetesinde bazı “Akil İnsanların” Ömer Dinçer, Mustafa Özel veya Ahmet Davutoğlu’na, ‘Biz ettik siz etmeyin’ diyerek rica kuyruğuna girmelerini tavsiye ettiğini yazdı. Bu mu yapılması gerekiyordu?

Belki biraz o tür bir düzende yaşıyoruz gerçekten. Bu doğru mu, meşru mu, olması mı gerekiyor? Bence de değil. Biz zaten o tür bir ilişki biçimine girmediğimiz için belki bunu yaşıyoruz. Ama burası bir vakıf ise, bir sivil toplum kuruluşu ise bu vesileyle hakikaten vurgulanması gereken bir husus var: Eğer siz bir gönüllü teşekküle, bir STK’ya, bir vakfa gidip de derdinizi, hakikaten meşru derdinizi anlattığınızda orada insanlar gözlerini sizden kaçırıyor, havaya bakıyor yahut ‘bir yerlerden telefon gelir mi, gelirse ne yaparız’ diye düşünüyorsa siz artık yatay bir biçimde konuşma imkanınızı kaybetmişsiniz demektir. Buna da sivillik denmez. Bizim karşılıklı konuşabilmemiz lazım. Yukarıya bakmak, bizim gibi kurumlara yakışmaz. Hayır, bizim karşılıklı konuşabilmemiz, ortak hassasiyetleri dillendirebilmemiz gerekiyor. Ben son yaşananların buna vesile olduğunu, bu noktaya kadar mütereddit davrananların bile sanki o duvarı aşmaya başladıklarını görüyorum.

Bugün bunu biz yaşıyoruz gibi görünebilir. Daha önceki dönemlerde başka STK’lar yaşadılar. 28 şubat sürecinde o sıraya girenler başka türden kurumlardı. Bugün bunu muhafazakar camianın STK’ları yaşıyor. Ama en nihayet bütün kesimleri esir alabilen bir sorun bu. Bu yalnızca bir kesime, bir döneme mahsus değil. Bunu da görerek uzun dönemli bir hassasiyet olarak geliştirmemiz gerekiyor. Fertle devlet arasında hiçbir ara katman kalmazsa siyaset bir canavara dönüşür. STK’ların kuyruklar oluşturmak yerine özgürleştiren, ferahlatan bir ara katman olduğunu görmesi gerekir. Yoksa fert ve soğuk canavarların en soğuğu denen devletle baş başa kalırız.