Çaykur 2014’ten 2017’ye kadar 116 milyon lira kar etti. 2017’de Varlık Fonu’na devredildikten sonra sürekli zararda

Hatırlanacağı gibi Davutoğlu’nun ekonomi danışmanı İbrahim turhan, konuk olduğu Yavuz Oğhan’ın programında varlık fonuna ilişkin şu çarpıcı ifadeleri kullanmıştı:

Varlık Fonu kuran ülkeler, eldeki fazla varlığı değerlendirmek için kurarlar bunu. Bu ülkeler ya cari fazla veriyordur, ya emtia üreticisidir, yurtiçi tasarrufları fazladır veya kamunun elinde birikmiş fonları daha rasyonel şekilde değerlendirmek için kurarlar bu fonu. Ama bizim Varlık Fonumuz yükümlülük yaratmak için kuruldu. Adı Varlık Fonu ama amacı yükümlülük yaratmak.

Ardından bugün de Karar Yayın Yönetmeni İbrahim Kiras, rakamlarla varlık fonunun ülkeye verdiği zararı gözler önüne serdi.

İşte İbrahim Kiras’ın “Devlet nasıl yönetilmez” başlıklı o yazısı…

Geçenlerde bir arkadaş soruyordu, “Yediden yetmişe herkesin çay tükettiği bir ülkede Çaykur nasıl zarar eder?” diye…

Bana da ilginç geldi, Google’a başvurdum: muhtelif yayın organlarında çıkan haberlere göre Çaykur, 2014’ten 2017’ye kadar 116 milyon lira kâr etmiş. 2017’de Varlık Fonu’na devredildikten sonra sürekli zarar etmeye başlayan Çaykur’un üç yılık toplam kaybı 1 milyar 559 milyon lira olmuş. (2018 yılına ait denetim raporlarına göre, banka borcu ise 1,4 milyar TL’den 3,4 milyar TL’ye çıkmış.) Kurum bu sürede 36 milyon 367 bin TL’lik reklam yapmış. Fuar, festival gibi etkinliklere harcanan tutar ise 896 milyon TL olmuş.

Ancak problem sadece Çaykur’un zararlarından ibaret görünmüyor. Varlık Fonu’na devredilen THY, TCDD, TPAO, PTT, Borsa İstanbul, BOTAŞ, TÜRKSAT, Eti Maden ve Kayseri Şeker’in de aralarında bulunduğu devlete ait şirketlerin çoğu için de fon yönetimine geçtikten sonra zarar etmeye başladıkları veya zararlarının arttığı söyleniyor.

Ziraat Bankası ile Halkbank için de aynı tespit yapılıyor. Bu arada üçüncü kamu bankasının da Fon’a devri sözkonusu bugünlerde: Geçen hafta yönetim kuruluna milli güreşçimizin atandığı Vakıfbank.

***

Kamuya ait dev işletmelerin Varlık Fonu yönetimine geçtikten sonra zarar etmeye başlamaları tesadüfle açıklanamaz herhalde. Bu tablonun birtakım siyasi komplo teorileriyle veya tek başına yolsuzluk suçlamalarıyla izahı da yetersiz kalacaktır. Görünen gerçek şu ki kamuya ait -yani siyasetçilerin kullanmayı sevdiği tabirle tüyü bitmemiş yetimlerin de hakkının bulunduğu- işletmeler “kötü yönetim”in kurbanı olmuş durumdalar. Kötü yönetim sözünü isterseniz “yanlış yönetim” diye de tasrih edebiliriz.

Her biri farklı sektörlerde faaliyet gösteren devasa boyuttaki bu şirketlerin hepsinin birden aynı yerden yönetilmesinin düşünülmesi yanlış olan belki de. Daha doğrusu, yalnızca şirketlerin varlıklarını yönetmesi beklenen Fon’un -ister istemez- şirketlerin yönetimlerine de müdahil hale gelmiş görünmesi.

Ne var ki Varlık Fonu üzerinde TBMM’nin ve Sayıştay’ın denetleme yetkisi olmadığı için elimizde fazlaca somut veri yok. (Sayıştay Fon’a bağlı şirketleri denetleyebiliyor.) Sözkonusu şirketlerin durumundan daha önemlisi ise, bir bütün olarak bu varlıkların nasıl yönetildiğine ilişkin hiçbir bilgimizin olmaması. Yani şirketlerin yıl sonu zararlarından -hiç değilse bilançolarının şimdilik Sayıştay denetimine açık olması sayesinde- iyi kötü haberdar olabiliyoruz. Ama bu şirketlerin varlıkları üzerinden gerçekleştirilen dev boyutlu finansal işlemlerin mahiyetini bilmiyoruz. Biz de bilmiyoruz, devleti yönetsinler diye seçip Ankara’ya gönderdiğimiz vekillerimiz de bilmiyor. Fon’daki birkaç çalışan biliyor. Böyle bir tablo en başta devlet kavramına yabancı bir tutumun ifadesi.

***

Aslında Varlık Fonu ilk kurulduğu sırada da böyle bir yapının Türk ekonomisine faydasının dokunmayacağı söyleniyordu. Varlık fonları -Suudi Arabistan, Norveç gibi- bütçesi fazla veren ülkelerde bu fazla parayı değerlendirmek için işleyen kuruluşlar. Türkiye’de ise böyle bir durum olmadığı için devletin iştirakinin olduğu şirketlerin varlıklarını yönetecekti bu fon. Bu varlıkları güvence olarak gösterip dış kredi toplamaktı açıklanan amaç. Türkiye’nin dışarıdan sıcak para akışına bağımlı bir ekonomik yapısı var çünkü. Bu akışın kesilmemesi gerekiyor. (Oysa adı geçen kamu işletmelerinin tamamı Türkiye’nin kendi kaynaklarını kullanarak “üretim” yapması fikrine dayalı bir ekonomi siyasetinin ürünleriydi. Bu da ayrı bir tuhaflık.)

Ülkeye sıcak para girişine Varlık Fonu’nun bir katkısı olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak bu fonun da içinde yer aldığı “sorunları çözme ve ülkeyi uçurma” paketinin maalesef yaralarımıza merhem olamadığı ortada… Bırakın çözülmesini, son iki üç yıldır giderek ağırlaşıyor problemler… İşsizliğin alıp başını gittiğini, üretimin durduğunu, dış borçlarımızı ödemek için ihtiyaç duyduğumuz yeni kredileri alamadığımızı, döviz rezervlerini tükettiğimizi, finansal yapımızdaki bu sıkıntılar yüzünden son süreçte swap anlaşmaları da yapamadığımızı vs. söylemeye gerek yok… Demek ki ne Varlık Fonu istenen amaca hizmet edebiliyor ne de işleri hızlandıracağı ve ülkeyi uçuracağı vaat edilen Başkanlık rejimi.

Varlık Fonu’nun önemi Türkiye’nin son dönemde etkisine girdiği “merkeziyetçi siyaset” anlayışının sembol yapılarından biri olması… Kurumsal geleneklere, tecrübeye, istişareye, liyakate vs. değil, kişiye bağlı yönetim anlayışının örneği… “Her kurumun merkezdeki dar bir çevrenin kontrolüne alınarak işlevsizleştirilmesi”nin çarpıcı örneği… Devletin nasıl yönetilmemesi gerektiğinin elle tutulur bir örneği olması…