Ana SayfaTürkiyeErtuğrul Özkök terörist Öcalan asılmasın diye kimi ikna etti? Bu kez kendi...

Ertuğrul Özkök terörist Öcalan asılmasın diye kimi ikna etti? Bu kez kendi anlattı

Yaklaşık 20 yıl yönettiği Hürriyet’te bir süre yazar olarak devam ettikten sonra kuruma veda eden tartışmalı isim Ertuğrul Özkök, uzun bir röportaj verdi.

Ertuğrul Özkök, Türkiye medya tarihinin en uzun süreyle tartışma gündeminde kalmış ismi sayılabilir. Bu konumunda, Hürriyet’te aralıksız olarak çalıştığı 35 yılın 20 yılını genel yayın yönetmeni olarak geçirmesi ve bu süreçte gazetenin editörü olarak kullandığı tercihler tayin edici bir rol oynadı.

Kamuoyunun tanıklığında inşa olan bu kişisel tarihi ona sağlayan da, kendisini kıyasıya eleştiren kesimlerde ortak hisler uyandırmasına sebep olan da aynı; tavrı.

Ertuğrul Özkök, Türkiye İşçi Partisi ile başlayıp Cumhuriyet Halk Partisi ile devam eden, oradan Anavatan Partisi’ne yönelen, ANAP’tan sonra ise nereye evrildiğini söylemediği bir siyasi görüşe sahip. Sandıkta oyları bu güzergâhı seyrederken, ideolojik rotası, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından sosyalizmden liberalliğe yöneldi. Sistemle uzlaşıya uzanan bu seyrinde vazgeçmedikleri listesinde milliyetçiliğin özel bir yeri oldu. Logosunda “Türkiye Türklerindir” yazısı olan Hürriyet’teki bu çizgiyi, siyasi iktidarların süratle değiştiği 1990’lar ve 2000’ler boyunca, genel yayın yönetmenliği koltuğunda oturduğu her gün, yeri geldiğinde yeniden tanımlayarak, icra etti.

Özkök’ü medya sahnesine çıkaran hikâyesi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun olduktan bir yıl sonra Paris II Üniversitesi’nde iletişim alanında doktora yapmasıyla başlıyor. Ardından Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nde dersler vermeye başlayan Özkök, doçent olduğu bu süreçte, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra yayımlanmaya başlanan Arayış dergisinde, o sırada siyasi yasaklı olan Bülent Ecevit adına baş yazılar yazdı.

Kendisini pop-sosyolog ilan edeceği Hürriyet’e, Erol Simavi‘nin sahipliği döneminde, 1986’da girdi. 1989’da yayın yönetmenliğine yükseldikten sonra Özköşk olarak da anılacak ölçüde Turgut Özal‘a yakın oldu. Özal’ın beklenmeyen ölümüyle 1993’te Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel‘in yerine Doğru Yol Partisi’nin başına (ve ardından başbakanlığa) Tansu Çiller‘in geliş sürecini “Leydinin Topuk Sesleri” başlığıyla manşet yaptı, Çiller’e destek verdi. 1994’te Aydın Doğan gazeteyi Erol Simavi‘den aldıktan sonra da genel yayın yönetmenliği koltuğunu muhafaza etti, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan‘ın Doğan Medya Grubu’nu hedef aldığı süreçte 2009 yılına kadar bu görevde kaldı.

Ertuğrul Özkök, bir Cumhurbaşkanlığı resepsiyonunda 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve eşi Semra Özal’ın yanında; karşılarında dönemin Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Cemal ile (sağda) Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Yalçın Doğan

Özkök, Aydın Doğan patronluğunda geçen 15 yıllık yayın yönetmenliği boyunca, eski Başbakan ve ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz‘la manşetler aracılığıyla konuştu, 28 Şubat sürecindeki haberleri nedeniyle, dönemin çok sayıdaki diğer gazeteleriyle birlikte eleştirildi.

Gazetecilik yaparken paylaştığı “Ben iş adamı oldum” görüşüyle de tartışılan Özkök, aynı süreçte Doğan Yayın Holding’i temsilen TÜSİAD üyesi oldu.

2003’te Irak Savaşı’na Türkiye’nin de katılmasını “20 yıl savaşmayan ordu körelir” görüşüyle savundu. 2006’da köşesinde kendine sorduğu “Darbe olursa destekler miyim?” sorusuna “Asla” yanıtı verdi, 2007’de verilen e-muhtıra ardından “Bu bildiri hepimiz için ayıptır. (…) Bunda herkesin yanlışlığı rol oynamıştır. Tabii her şeyden önce iktidarın” görüşünü paylaştı. 2007’de gazeteci Hrant Dink‘in öldürülmesinin ardından Türklerin azınlıklar kadar eleştirel söz söyleme hakkının olmadığını savundu ve “Biz insan değil miyiz? (…) Yaşıyorsam şans eseri yaşıyorum” dedi. 2006-2009 arasında kadın cinayetlerini “töre cinayetleri” adı altında “asıl Kürt sorunu” olarak söz konusu etti.

Liste, Hürriyet söz konusu olunca “Vay Şerefsiz” gibi Türkiye’nin kamusal hafızasına kazınan manşetlerle ve unuttuklarımızla uzatılabilir. Bir söyleşi kapsamında tek tek üzerinden geçilmesi mümkün olmayan bu mazinin Hürriyet gibi bir gazetenin mutfağından nasıl çıkabildiğini sormak için T24 Ertuğrul Özkök’ün kapısını çaldı.

Özkök, 74 yıllık hayatının neredeyse yarısını geçirdiği Hürriyet’ten 2018’de gazeteyi alan Demirören ailesi tarafından geçtiğimiz ay gönderildi. 35 yıl aralıksız süren Hürriyet serüveninin ardından, eşinin adına gönderme içeren “Tansu’ya Mektuplar” başlığı altında yazdığı yazıları medyayla paylaşarak, köşe yazarlığını ilk kez herhangi bir kuruma bağlı olmadan sürdürüyor. Beykoz Konakları’ndaki evinde buluştuğumuz Özkök’le yaptığımız mülakatı, bugün ve yarın iki bölüm halinde paylaşıyoruz. Zaman zaman Özkök’ün tahammülünü zorlayan söyleşinin ilk bölümü için, buyurun.

“Ecevit’e kendim gittim”

– Uzlaşmayı başkaldırıya tercih ettiğinizi ’68 kuşağını da içine alarak anlattığınız Elveda Başkaldırı kitabınızı, 1986’da şu cümleyle bitirmiştiniz: “Elveda başkaldırı, belki bir gün daha mutlu bir randevuda buluşmak umuduyla.” Bu söyleşide odağımıza alacağımız ’86 sonrasındaki serüveninizde başkaldırıyla tekrar buluştunuz mu?

Uzlaşı nedir, başkaldırı nedir önce ona bakmak lazım. İkisi birbirinin zıttı şeyler değil, ama şurası kesin, 1980’li yıllarda bizim kuşağımızın bildiği anlamdaki başkaldırı yenilgiye uğradı. Hatta John Lennon‘ın meşhur bir lafı var: “Devrim için o kadar uğraştık ama sadece saçlarımızı uzatmakla kaldık, başka bir şey yapamadık.” Bu çok hüzünlü bir cevap. Hâlâ isyan anlarında onun şarkılarını söylüyoruz ama sol manada anladığımız başkaldırı, sendikalar bitti. Liberalizm başladı ve bir uzlaşma dönemi ortaya çıktı. Bence dünya açısından şanslı bir dönemdi. Çünkü dünya bireyi keşfetti. Ben o bireyin dünyayı geri dönülmeyecek bir şekilde insan hakları, çevre, ekonomi konusunda ileri götüreceğini düşünüyordum. Nitekim kitabın 1987’de yayımlanmasından üç yıl sonra duvarlar çöktü, ki ben o kitabı 1980’lerin başında, 12 Eylül darbesinden sonra içine düştüğüm boşlukta yazdım. Ve şimdi o kitaba baktığım zaman ne kadar ilerici olduğunu görüyorum. Örneğin, moda bölümünde verdiğim isimlerin hepsi sonradan fashion’ı ortaya çıkaran insanlar oldular, o sıralarda mesela kimse Karl Lagerfeld ismini bilmiyordu.

– O süreçte Bülent Ecevit’in Arayış dergisinde de yazmaya başlamıştınız.

Hatta başyazılarını ben yazıyordum. Çünkü Ecevit 6. sayıda ayrıldı.

– Daha önce bunu açıklamanız ardından gelen bir tekzipte Ecevit’in 15. sayıdan sonra ayrılmak zorunda kaldığını okudum.

Hayır, baştan itibaren vardım, fakat 6. sayıda Ecevit’in yazı yazması [MGK tarafından] yasaklandı. Sonrasında başyazılar için bir heyet toplanıp karar veriyor, ben de yazıları kaleme alıyordum ve imzasız olarak yayımlanıyordu.

Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken Arayış’ta yazmaya başlamanız ne vesileyle oldu?

Ben kendim gittim. Ecevit o dönemde 1200 aydına dergi için “Gelin, beraber yapalım” diye mektup yazdı. Yaklaşık 16 kişi cevap verdi; onlar da “Hayır, katılmayacağız” dediler.

– Size yazıldı mı yoksa 1201. olarak kendiniz mi katıldınız?

Ecevit bana yazmadı. Ben danışmanlığını da 1978-79’da yapmıştım, hatta ’79 seçim kitabını ben yazdım. Ben kendim başvurdum. O sıralarda dergiye Oruç Aruoba arada gelirdi, Ömer Madra, Haluk Gerger gelirdi.

– Arayış’ın siyasi bakışıyla sizin bireyselleşme yanlısı bakışınız arasındaki tezatlara ne oldu?

Ben zaten o kitlesel hareketlerden kopuyordum ama askeri bir darbe vardı. Darbeye karşı bir hareketin içinde yer almak istedim. Ve sağ olsun iki kadın öğretim üyesi beni korudular. Biri Emel Doğramacı, YÖK Kanunu’nu getiren İhsan Doğramacı‘nın kız kardeşi ve benim fakültemin dekanıydı. Bir de İşletme Bölümü’mün başkanı Gülay Coşkun beni korudular.

“12 Eylül sabahı ilk hissiyatım, ‘Hayatım kurtuldu’ oldu”

– “12 Eylül darbesi tarihi 11 Eylül’den başlanarak yazılmalı” dediğiniz için darbeyi tam anlamıyla eleştirmediğiniz, hatta desteklediğiniz…

Hayır, desteklemedim! Benden başka kimse o dergide çalışmadı. Her şey bitti gitti, o zaman Aydınlar Bildirisi’ni yayınladılar, bana da geldiler imza atayım diye ama “Ben görevimi yaptım ve o zaman kimse yoktu” diye imzalamadım. Ama şu kadar dürüstlüğü olan her solcunun o sabah içinden hayatının kurtulduğu geçmediyse ben insan değilim! Bu desteklemek değildir.

Benim en yakın arkadaşım Bedrettin Cömert evimin 300 metre ötesinde öldürüldü. O zamanın ülkücüleri denilen kesimden 10 kişilik tehdit listesi aldık. Beytepe’deki (Hacettepe Üniversitesi kampüsü, T24) öğretim üyelerine üzerinde tabut olan mektup yolladılar. 1 numarada Ercan Eyüboğlu, 2 numarada Emre Kongar, 4 numarada ben, 6-7 numarada da Bedrettin vardı. Ve biz bu mektubu aldıktan bir ay sonra Bedrettin karısının yanında, arabanın içerisinde öldürüldü. Ben de her gece ev değiştiriyordum. Karım ve kızımla Emre Kongar’ın evinde kalıyorduk, çünkü onun silah yetkisi vardı. Kapı çalındığında ben elimde bıçak, Emre elinde silah kapıyı açmaya uğraşıyorduk. Böyle bir durumda 12 Eylül sabahı sıkıyönetim bildirisi okunurken ilk hissiyatım “Hayatım kurtuldu” oldu. Çok insani bir tavır bu, niye eleştiriliyor anlamıyorum.

– Sebeplerden biri, sizin hayatınızı kurtaran darbenin başkalarının hayatlarına mal olması olabilir mi?

Onunla bunun bir alakası yok. Ben insani olarak kendi hayatım, karımın, kızımın hayatı kurtuldu hissiyatı yaşadım. Bu samimiyetim eleştiriliyorsa eleştirilsin. Ama şunu söyleyeyim: Bu halk, anayasaya yüzde 92 evet oyu verdi. Ve kimse bana “şeffaf zarf” filan diyerek palavra atmasın.

– Bunu köşenizde de birkaç kez dile getirdiniz, buna karşı anayasa hukukçusu Prof. Murat Sevinç de…

Senin yaşında bir insanın bunu söylemesini anlarım çünkü sen o dönemi yaşamadın. “Ben yaşasaydım da senin dediğini demezdim” diyebilirsin, o senin tavrın olur ve benim böyle insanlara saygım var.

– Bundan öte darbe ardından sosyalistlere yapılan işkencelerin, Diyarbakır Cezaevi’nde olanların tarihe geçmesi nedeniyle soruyoruz.

Ben olanlar haklı demedim, onlar için de mücadele verdim.

“Erol Simavi ‘Gazeteciliği iki haftada öğrenirsin’ dedi, haksız değilmiş”

– Bu sürecin devamında Elveda Başkaldırı kitabıyla sembolleşen liberalliğe ve eş zamanlı olarak Moskova Temsilcisi olarak Hürriyet’e geçtiniz. Basına geçişiniz nasıl oldu?

Hayır, Moskova Temsilcisi olarak başlamadım. Ben Hürriyet’e önce Hürriyet Vakfı’nın danışmanı olarak başladım. Sonra Hürriyet’in o dönem genel müdürü olan Arda Gedik, benden Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet ve Tercüman gazetelerini karşılıklı analiz ederek haftalık raporlar hazırlamamı istedi. Hürriyet’in nerede ileri, nerelerde eksik olduğunu gösteren bu raporlarım çok tutuldu. Gedik ayrıldıktan sonra Erol Simavi “O danışmanlığı direkt bana yapar mısın?” dedi. Ben de tamam dedim çünkü üniversiteden aldığım para yetmiyordu. Aynı anda başka bir ajansa da onlara ödül getirecek bir danışmanlık yapıyordum. İki ay sonra Erol Bey, beni Hürriyet’in yayın danışmanı yaptı ve Hürriyet’in en tepesine getirdi. Ama ben yazı yazmak istiyordum ve gazetecilik bilmiyordum. Bunu Erol Simavi’ye söyledim, bana aynen şöyle dedi: “Atla deve değildir şekerim, iki haftada öğrenirsin.” Haksız da değilmiş. Kendi isteğimle tepeyi bıraktım, alta inip Ankara Temsilcisi oldum. Geldikten sonra (Sovyetler Birliği’nde) perestroika ve glasnost, yani Gorbaçov reformları, başlamıştı. Erol Simavi’ye dedim ki “Moskova’da bir büro açalım, tam değişim dönemi.” Erol Simavi de “Sen aç o zaman” dedi. Mehmet Ali Birand ve ben, ilk ikimiz başvurduk ve aynı anda akredite büro açtık. O dönem bir hafta Moskova’da, üç hafta Ankara’da kalıyordum. 3,5 yıl sonra da genel yayın yönetmenliğine geldim ve 20 yıl da orada kaldım.

“Gazetede MİT’ten biri vardı ve biz onu biliyorduk”

– Yayın yönetmenliğine ilk geldiğinizde, Aydın Doğan’ın daha sonra “Milliyet biraz daha solda, Hürriyet devlet gazetesidir” diyerek tarifleyeceği Hürriyet’in devlet gazetesi olma niteliğine nerelerde tanık oldunuz?

Bir şey söyleyeyim mi sana; ben devletin Hürriyet ile ilişkisini hiç anlamadım. Hatta komplekse kapıldım. Bu kadar samimi anlatmama herkes gülüyor ama ister Ankara Temsilciliği’nde, ister yayın yönetmenliğimde ne MİT’ten kimse aradı beni ne devlet fazla ciddiye aldı. Ben genç bir solcuyken Hürriyet’le ilgili şöyle bir algım vardı: Bu Hürriyet’in devletin her tarafında adamı vardır ve her yerden haber geliyordur. Hiç öyle bir şey de yoktu, sadece polisten haberler geliyordu. Bütün iyi haberler Cumhuriyet’e gidiyordu.

– “Devlet gazetesi” derken aklımızda başka bir açı vardı ama konu açılmışken: En son eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür, T24’ten Gökçer Tahincioğlu’na “Basında MİT’çi çoktur” dedi. Siz hiç Hürriyet içinde bu konuda bir soruşturma yürüttünüz mü?

Biri vardı ve biz onu biliyorduk (Ertuğrul Özkök, ismin açıklanmamasını istiyor). Kendisi daha sonra medyadan ayrıldı. Ama bu sadece Türkiye’de değil, Amerika’da da yok mu?

– Vardır ama biz şunu bilmiyoruz: Gazete içinde MİT çalışanı olduğu bilinen biri varsa onunla ne paylaşılır, ne saklanır ve bekçiliği nasıl işler?

Hiç “içimizde MİT vardır, şu haberi saklayayım” gibi bir düşüncem olmadı. Niye biliyor musun? Kimse inanmıyor ama ben biraz safım, insanlara güvenirim. İnsanlara dair bir şeyler kesin olarak ortaya çıkıncaya kadar arkadaşlarıma şüpheci yaklaşmam.

– Bir tarafta Türkiye’nin en büyük kurumlarından istihbarat servisi, diğer tarafta ülkenin en büyük gazetesi Hürriyet var. İlişkilenmeyi yok saymak saflıkla açıklanabilir mi?

Seninle şu konuda anlaşamıyoruz: Sen genç bir insan olarak hep bir şüpheci sorgulayıcılık içindesin, ben değilim. İster buna saflık, ister aptallık deyin ama ben böyleyim. Arkadaşlarımla ilgili hiçbir zaman şüpheci davranmadım. Dönemimde bana zarar verecek bir şey olup olmadığını da bilmiyorum.

– Bu kattan yayına müdahale oldu mu?

Hiç öyle bir şey olmadı.

“Hürriyet’te beceremediğim şeylerden biri…”

– Bir gününüzü gözümüzde canlandırabilmemiz için yanıtlar mısınız: Hem yayın yönetmenliği hem yazarlık yapmaya başladığınız 20 yıl boyunca nasıl bir mesainiz oldu? Günde kaç toplantı alıyordunuz, ilki kaçta başlıyordu ve hepsine siz katılıyor muydunuz?

Ben geceleri 3,5 saat uyuyordum, asıl geceleri çalışırdım. Ve Hürriyet tarihinin benim olduğum dönemde hiç değişmeyen bir kuralı vardır: Saat 10.00’da sabah toplantısı ne olursa olsun yapılır. Ben de İstanbul’da olduğum ve bir yerde konuşmacı olmadığım her zaman bu toplantılara katıldım.

– Bu sabahki toplantılarda eldeki malzemeler aktarılır, peşinde koşulacak haberler mi belirlenirdi?

Evet. Sende ne var, sende ne var… Herkes ellerindekileri okurdu. Hürriyet’te beceremediğim şeylerden bir tanesi sabah toplantılarını yaratıcı hale getirmekti. Klasik devraldım, klasik devrettim. Çok da yararlı toplantılar değildi.

Öğlen 13.00 civarında da ana sayfa toplantısı yapardık. O yaratıcı olurdu. Ama 20 yıl boyunca yine anlamadığım bir şey söyleyeyim: 10 kişi bir araya geliyorduk bir sayfayı yapıyorduk. Bir sayfa dediğimiz şey de dokuz haber. Geleneksel medyada hep aklımızda 1. sayfa, manşet vardı. Halbuki şimdi kâğıtta basılan 1. sayfaların değeri giderek azaldı. New York Times’ı örneğin hayranlıkla izliyorum ama esas 1. sayfasına hiç bakmıyorum çünkü algoritmalarla günde iki kez bana özel 1. sayfa yapıyor.

3. toplantıları da genellikle yazı işlerinde en kıdemli 2. veya 3. kişi yapardı. Ben ona katılmazdım, Hürriyet’in barına inerdim. En yaratıcı haberlerimiz de o barda çıktı. Gece 22.00’ye kadar orada kalırdık. Siyasetçiler, sanatçılar, spor gelirdi. Çok güzel bir bardı.

“Hürriyet’in tüm manşetlerini ben attım; en eleştirilenleri de en beğenilenleri de”

– Manşetler 13.00’teki toplantıda mı atılıyordu?

Öyle oluyordu ama o dönemde şehir ve taşra baskıları çok değişiyordu. Barda oturuyorduk, yeni haberler geliyordu ve manşetleri değiştiriyorduk. Bunu patronlar çok sevmezdi çünkü matbaada kalıp değişiyordu, dolayısıyla bazen baskı gecikebiliyordu. Ama biz bir tür gazetecilik kabiliyeti olarak görüyorduk.

– Tüm güne yayılan bu mesaiden çıkan Hürriyet’in bazı ikonik manşetlerini soracağız ama önce sizinkileri sorsak: Hangi Hürriyet manşetleri aklınızda kaldı?

Aklımda kalanlar zaten Türkiye’nin manşetleri oldu. Örneğin, Tansu Çiller gelirken attığımız “Leydinin Topuk Sesleri”.

– O manşeti siz mi attınız?

Evet.

– Hürriyet’in çıkardığı Yazanların Kaleminden Manşetlerin Öyküsü kitabında Faruk Bildirici o manşeti Erol Simavi’nin Çiller ailesiyle özel görüşmelerinden hareketle akşam sizi telefonla arayarak verdiğini yazıyor.

Erol Bey, hiçbir zaman gazete çıkmadan önce manşetleri öğrenmedi. Şu anda tartışılan Hürriyet’in bütün manşetlerini ben attım, en eleştirilenleri de en beğenilenleri de.

“Andıç gecesi Birand’la Papermoon’da dayanışma yemeği yedik”

– 10 kişi üzerinde birlikte çalıştığınızı söylediğiniz haberlerden biri Şemdin Sakık’a atfedilen ve Cengiz Çandar, Akın Birdal ile Mehmet Ali Birand’ı PKK’dan para almakla itham eden 1998’deki “Andıç Skandalı” oldu. Bunu bir basın skandalına çeviren Sakık’a atfedilen ifadelerin, bu isimlere sorulmadan, gazetecilik süzgecinden geçirilmeden Sabah ve Hürriyet’te yayımlanmasıydı. Cengiz Çandar, T24’e süreci anlattığı söyleşide dönemin Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu’nun kendisine “Ertuğrul’u ikna edemedik, koymak zorundayız” dediğini; haberi koyduğunuz gün sizin de kendisini aradığınızı ve şu ifadelerle özür dilediğinizi söyledi: “Mecbur kaldık ama manşete koymadık.” Bahsi geçen nasıl bir mecburiyetti?

Hiç öyle bir mecburiyet yoktu. Kimse bizi o manşeti atmaya mecbur etmedi, kimse palavra atmasın. Bir kere Zafer eğer böyle bir şey söylüyorsa, ki ben bunu Zafer’in ağzından hiç duymadım, kendi açısından çok yanlış bir şey yapıyor. Ben hayatımda Zafer’e sorup bir manşet attım mı, o niye bana sormuş? Böyle bir gerekçeyi ben anlamıyorum. Bunu söylemek Zafer Mutlu gibi güçlü bir genel yayın yönetmenine hakarettir.

– Süreç nasıl ilerledi anlatır mısınız?

“Böyle bir ifade var” dendi. Biz oturduk konuştuk, verelim mi vermeyelim mi diye. Dedik ki bazı arkadaşlarımızı saklıyormuşuz gibi bir hava doğacak, o yüzden verelim. O manşetin çıktığı gece Güneri Cıvaoğlu‘nu aradım ve dedim ki “Bu gece Papermoon’da tam ortadaki masayı ayırtalım, Mehmet Ali Birand’ı alalım ve sizinle birlikte onunla dayanışma içinde olduğumuzu bütün İstanbul’un tanınmış insanların önünde gösterelim.” Bunu da yaptık!

– Genel yayın yönetmeni olduğunuz gazetenizde hakkında “PKK’dan para alıyor” haberi çıkarttığınız bir gazeteciyi Papermoon’da yemek yiyerek mi desteklediniz?

Burada bu tartışmayı keseceğim. Çünkü bu soruların hiçbirini bugüne kadar Silivri’deki davaların, kumpasların manşetlerini atanlara hiçbiriniz gidip sormadınız.

– Siz daha önce yaptığım işleri biliyor musunuz?

Ben seni okumadım, bilmiyorum.

“Ayağımda prangalarla hayatım boyunca yaşayamam, artık yeter”

– T24’te 2012-2018 arasında Akit’ten Star’a, Yeni Şafak’tan Taraf’a, Özgür Gündem’den Radikal’e pek çok yayından gazeteci ve yöneticiyle söyleşiler yaptık.

Tamam okuyacağım, ama ben bunları tartışmıyorum artık. Ben andıç için kendi isteğimle Birand’ın canlı yayına çıktım ve “Bütün Türkiye’nin önünde senden özür diliyorum” dedim. Mehmet Ali’nin CNN Türk’e alınması için en büyük mücadeleyi ben verdim. Cengiz Çandar benim herkesten daha önce çok iyi bir arkadaşım, hâlâ da öyle. Onun da Radikal’e alınmasını ben sağladım. Ben bu yanlışları hiçbir zaman inkâr etmedim. Ne yapayım artık? Keşke yapmasaydım. Ama her gün gelip bana bunlar soruluyor da Silivri olayları ile ilgili korkularından hiç kimse bir şey yapmıyor. Silivri’de yapılan rezilliklerin manşetlerini atanlar bugün hâlâ gazetecilik yapıyorlar. Ne zaman ki Ali Tatar için “Mermiye kafa attı” manşetlerini atan insanlara da bunlar sorulacak, ben ondan sonra çıkacağım. Ben canlı yayında bunların konuşulmasını bekliyorum. O yüzden kusura bakma, Silivri olayları ile ilgili medyanın tavrı benim kadar acımasızca sorgulanmadığı sürece artık kimseye cevap vermeyeceğim. Ben Türkiye’nin geleceğini konuşmak istiyorum artık, ayağımda prangalarla hayatım boyunca yaşayamam. Yeterince cevap verdim, artık yeter.

– “Çok özür diledim”, “Ben özür diledikçe dayak yiyorum”, “Ali Tatar sorulmadıkça -Ahmet Kaya için attığınız- ‘Vay Şerefsiz’ manşeti hakkında konuşmayacağım” sözlerinizi katıldığınız yayınlarda birden fazla vaka için özellikle son günlerde tekrarladınız. Ben bugün soruları sorarken sizden bir özür daha almaya değil, aktardığınız en az iki toplantılık günlük mesaide, 10 kişilik mutfak ekibiyle, farklı baskılarla o hatalı haberler nasıl mümkün oldu’yu anlamaya çalışıyordum. Ama bir adım daha geriye atarak şunu soracağım: Sizce altını çizdiğiniz Silivri manşetleri geçmişte, 1990’lardaki hatalarınız üzerine de inşa edilmiş olabilir mi?

Bu hatalar zaten her gün yapılıyor, son 20 yıldakileri hiç konuşmayacak mıyız? Osmanlı’nın Abdülhamid döneminde olanlar Cumhuriyet’e yansıdı, oradakiler şuraya yansıdı… İyi ama son 20 yıl var. Osman Kavala hâlâ hapiste, beş yıldan beri! Bütün canavarlar 1990’lardaydı, sonra o canavarlar yeni canavarlar doğurdu, o doğurulan yeni canavarları konuşmayacak mıyız? Bugünün canavarlarını da 30 sene sonra mı konuşacağız?

– Onları da o hataların sorumlularıyla konuştuğumuzu söyledik. Sizce bu sorgulamalarımızı ana akımda görmemenizin nedeni sizin Hürriyet’ten çıkarılmanızla aynı olabilir mi?

Bilmiyorum ama 1990’larda Susurluk Davası’nı da biz çıkardık, niye söylemiyorsunuz? Onun manşetini ertesi gün Hürriyet patlattı.

– Susurluk Skandalı’nı Radikal ortaya çıkarmadı mı?

Hayır, Hürriyet yaptı, haber ilk Nurcan Akad‘a geldi. Herkes Radikal öyle bir gazete, Hürriyet böyle bir gazete diye bakıyor. İstanbul Jandarma Komutanlığı’nın fişlemesi haberini de Hürriyet çıkardı. Bir sürü yolsuzluk haberi çıktı. Kimse bunları görmüyor ama Hürriyet önüne ne haber gelirse veren bir gazeteydi. Andıcı da aynı zihniyetle verdi, önümüze gelen haberi verdik ve sonra yanlış olduğu ortaya çıktı. Ama bunlara bir daha cevap vermeyeceğimi geçen gün televizyon kanalında da söyledim. Bir dönemin tek günah keçisi ben oldum.

“Ahmet Kaya’nın mezarına gittim, daha ne yapayım?”

– Geçmişi başka bir açıdan sorsam: 80’lerden itibaren savunduğunuz liberal yaklaşım Hürriyet’e hangi meselelerde fazla geldi, nerelerde törpülendi?

Eğer iyi bir entelektüelsen çalıştığın medyayla yüzde 100 aynı görüşte olma ihtimalin yok. Taraf’ta çalışanların hepsi Taraf’la mutabık mıydı? Sen de T24’le değilsindir. Çünkü tek bir kimliğimiz yok bizim. Yapmak istediğin Hürriyet bu muydu diye sorarsan; hayır, değildi. Çok başka bir şey yapardım ama benim jonglörlük, dansözlük dediğim şey bu. Medyayı yönetirken bir sürü şeyi yönetmek zorundasın. Ama bana yönetme konusunda asıl sıkıntı veren bunlar değil, köşe yazarları egolarını yönetmekti. Herkes bana soruyor ama kimse Emin Çölaşan‘a sormuyor, çünkü o konuşmuyor. Konuşan ben olunca herkes acısını benden çıkarıyor. Koskoca New York Times, Irak Savaşı’nın çıkışında yanlış belgeleri yayımlamadı mı? Siz bana andıç soruyorsunuz hâlâ. Dünyanın en ciddi gazetesi Le Monde’un hatalarının yüzde 1’ini yapsam beni bu memlekette asarlardı. Kimse samimiyetime inanmıyor. Şunu yazmayı unutma, en azından bir konuda hakkımı ver: Geçmişle hesaplaşma konusunda benden daha cesur kimse yok bu ülkede! Öbür gazetecilerin de gücü başkalarını sorgulamaya yetmiyor. Ben Ahmet Kaya’nın mezarına gittim, daha ne yapayım? Ali Tatar’a o manşetleri atanlardan bir tanesi onun mezarının başına gidip “Ben kötü bir şey yaptım” deme cesaretine sahip mi?

– Siz hangi gazetecileri sorgulamak isterdiniz?

Silivri davasındaki o manşetleri atan bütün gazetecileri, tek tek… Gidin sorun Yasemin‘e (Çongar), bana “Ergenekon’un medya ayağı” dedi. Nerede o medya ayağı? Silivri duruşmalarında bir gizli tanık demiş ki: “Ben Ankara’da bilmem ne yayın evindeydim, Ertuğrul Özkök de oradaydı, Ergenekon çetesini desteklemek üzerine bir kitap yazdırıyorlardı ve benim yanımdayken Enis Berberoğlu‘nu aradı, ona ‘Bu haberi manşetten verelim’ dedi.” Ne öyle bir yayınevi ne öyle bir kitap biliyorum; hayali bir şey. Avukata gizli tanığa dava açmasını söyledim. Mahkeme “Gizli tanık açıklanamaz” dedi. Yargıtay “Böyle bir hak ihlali varsa açıklanabilir” dedi, bu kararı ben aldırdım! Ve gizli tanık kim çıktı biliyor musun? Nazilli’de cezaevinde cinayetten yatan, Aziz Yıldırım‘a o meşhur 3 Temmuz kumpasını kuran ekipten biri çıktı. Sadece Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand değil haksızlığa uğrayan. Ben de çok haksızlığa uğradım ama bana çete dendi, bir Allah’ın kulu Yasemin Çongar’a bir şey demedi. Ertuğrul var çünkü burada bir tane, çakalım voliyi! Çakın, tamam (gülüyor); ben biraz boks antrenmanı yapılan torba gibiyim.

“Tek bozulan dostluğum Enis Batur”

– Hakkınızın yendiğini mi düşünüyorsunuz?

Hayır, ben Türk medyasından hakkımı hem maddi hem manevi olarak aldım. Bana da her şeyi sorun ama Türkiye tarihini 28 Şubat’ta bitirmeyin, Silivri’yi de görün. Sabah’ın genel yayın yönetmeni hâlâ aynı yayın yönetmeni. Taraf’ın bütün gazetecileri duruyor orada. Ahmet (Altan) bizden diye sormayacak mıyız? Benim yaptığım haksızlıkların 10 katını Taraf gazetesi yaptı. O bavullu herifi savunan kimse var mı? İçeride yatan insanlar var.

– Taraf’ın o dönem yayın yönetmenliğini yapan Ahmet Altan’ın da yaklaşık beş yıl cezaevinde yattığını unutmayalım.

Kim savundu onları? Şu anda en iyi arkadaşlarımdan biri Mehmet Altan, iki günde bir telefonda konuşuyoruz. Ama ben sadece onları değil, benim aleyhime en ağır yazıları yazan Mümtaz’er Türköne‘yi de, Ali Bulaç‘ı da savundum. Ali Bulaç hapishaneden çıktığında beni arayıp teşekkür etti. Zaman gazetesinin içeri alınan tüm gazetecilerini ben savundum. Hakkımda “FETÖ’cü Eyüp Can‘la hâlâ arkadaşlık ediyor” dediler, “Evet, ediyorum” dedim. Londra’ya gittiğimde devamlı görüyorum.

– Bir parantez açsak: Dostluklarınızı hep sürdüğünüzü söylüyorsunuz. Bozulan dostluğunuz var mı?

Bir tek beceremediğim Enis Batur var. Neden bozulduğunu da bilmiyorum. İnşallah ölmeden önce onunla da barışacağım.

“Andıç devletin bana attığı en büyük kazıktır”

– Medya tarihine geçen tüm hatalar için geçerli bir soruyu siz Hürriyet örneği üzerinden yanıtlar mısınız: Oktay Ekşi’nin “Alçakları Tanıyalım” başlıklı yazısı ardından gelen Andıç Skandalı’nda, “Vay Şerefsiz” veya “Hayata Dönüş” adı verilen operasyon için atılan “Devlet Girdi” gibi gazetecilik açısından sorunlu haber aktarımlarında, bir gazete için gerekli olan ortak akıl yazı işlerinde hangi noktada sekteye uğradı?

Bakın, andıç olayı devletin bana attığı en büyük kazıktır. O günden itibaren askerlerle bütün ilişkimi kestim. Zaten bir ilişkim yoktu ama sonrasında ne askere ne polise güvendim. Bu da beni Ergenekon olayları sırasında korudu, çünkü bana getirilen kâğıtlarla ilgili “Ben bir kere andıçtan kazık yedim, bu devletten bir daha kazık yemem” dedim. O yüzden Hürriyet, Ergenekon davalarına girmedi diye çok eleştirildi. Yayın yönetmenliğinden ayrılıncaya kadar da hep temkinli gittim. Bu iyi sınavı niye kimse anlatmıyor?

– “Askere bir daha hiç güvenmedim” dediniz. 28 Şubat sürecine giderken köşenizden dönemin Deniz Kuvvet Komutanı Güven Erkaya’nın Sedat Ergin ve Nurcan Akad’a söylediği “Bu kez de silahsız kuvvetler halletsin” sözlerini ‘üst düzey askeri yetkili’ye atfederek filtresiz verdiniz. Bunu, hak verdiğiniz için mi yaptınız?

Bu soruyu bana TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nda sordular ve soruyu soran AKP’li milletvekili bu yazıyı okumamıştı. “Önce okuyun, sonra yazının neresine itiraz ediyorsunuz söyleyin” dedim. Sen de o yazıyı bul ve oku. Güven Erkaya hasta yatağında yatarken “Hep askerlerden bir şey bekleniyor, bu çağda artık askerlerden bir şey beklemeyin, itirazınız mı var, medya var, STK’lar var, onların anayasada konuşma hakları var, onlar çıksınlar konuşsunlar” dedi. Adamın söylediği, bir itiraz varsa demokratik yollarla çözülmesi gerektiği. Nitekim Tansu Çiller’in en yakını olan Memduh Bayraktaroğlu yazdığı kitapta “O dönem atılmış en doğru manşetti” dedi. Ama sağ olsun Fehmi (Koru) kalktı, “darbenin başlama şeyi” dedi. Ne başlama şeyi! Ben bugün de aynı şeyi söylerim. Bugün de Tayyip Erdoğan hükümetine bir itirazınız varsa, biraz da cesaretiniz varsa, söz söyleme hürriyeti anayasal hakkınız değil mi, çıkın söyleyin! Bunda ne var? Nitekim, 28 Şubat da Meclis’te halledildi. Kurulan hükümet Meclis’te güvenoyu aldı. Milletvekilleri oy verirken kafalarına tabanca mı dayadılar?

– Askerle ilişkiye mesafe koyduğunuzu söylediğiniz bir dönemde vurguladığınız gibi silahsız da olsa askerin siyasete yön verme girişimi var…

Şunu karıştırmayın: O dönem askerin söylediği bir şeyi vermek gazetecilik olayıydı, dönemin gazetecilik anlayışı buydu.

– Askerin siyasete ilgisine bu tanıklığınıza rağmen Nokta Dergisi’nde çıkan Darbe Günlükleri yayımlandıktan sadece bir gün sonra günlükler için “özel imalat” dediniz. Alper Görmüş, Hasan Cemal’in Türkiye’nin Asker Sorunu kitabı için kaleme aldığı yazıda bunu hatırlatırken şunu soruyor: “Özkök ve benzerleri nasıl hissediyorlar, acaba pişmanlar mı?”

Hiç pişman değilim, niye olayım?

– Hâlâ günlüklerin ‘özel imalat’ olduklarını düşünüyor musunuz?

Bilmiyorum hayatım. Lütfen şu Ergenekon dönemini anlatma bana! O dönem benim gözümde bir kumpas dönemiydi. Ben sizin inandığınız şeylere inanmak zorunda değilim.

– Askerle Hürriyet ilişkisini konuşurken…

Benim askerle yaptığım bir konuşma çıkmadı. Yeter artık, bunları konuşmak istemiyorum. Geçmişin o kadar çok hesabını verdim ki artık anlamsız görüyorum. Aynı sorular soruluyor, ben de papağan gibi aynı şeyleri söylüyorum. Bana biraz daha yaratıcı bir sorun.

Bak, Ahmet Güneştekin‘in tarihi sergisine Diyarbakır’a gittim. Ülkücüler dedi ki “PKK’lılarla halay çekiyor”, bir kısım “Ahmet Kaya’ya bilmem ne diyen adamın burada ne işi var” dedi, ulusalcılar 2010 referandumunda ben hayır oyu verdiğim halde “yetmez ama evet”çi diyorlar. İslamcı kesim de beni hayat boyu hiç sevemedi. Ben ne yapabilirim?

“Hürriyet’in devlet gazetesi olması lafı çok işime yaradı”

– Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra çıktığınız Haber Global’de Candaş Tolga Işık’a şunu söylediniz: “Bu ülke böyle, Ege Zeybeği oynayınca dövmüyorlar, halay oynayınca dövüyorlar.”

(Gülüyor)

1990’lardaki yazılarınızdan iki alıntı yapacağım, kaynak Rıfat Bali’nin Birikim’deki 2001 tarihli bir yazısı.

Sen kaldın ’90larda.

“Apo, bu ülkeyi bölmek için yola çıkarken, tam aksine, bu ülkeyi tarihinde ilk defa bu kadar birleştiriyor. Bütün bu bayraklar, bütün bu İstiklâl Marşları, bütün bu sevgi ve destek çığlıkları, Türkiye’nin en güzel geleceğini vaat ediyor. Aslında ihtiyacımız olan buydu. Biz artık, birleşmeyi öğreniyoruz. Biz artık, ırkçı olmadan milliyetçi olmanın büyüsünü, altın formülünü keşfediyoruz. Biz artık, çağdaş bir milliyetçi olmanın dayanılmaz hazzını yaşıyoruz. Bu sınırlar içinde herkesin, bütün renkliliği, bütün kültürel öz, dili ve dini ile tam bir eşitlik, kardeşlik içinde yaşamasının keyfini çıkaracağımız günleri özlemle bekliyoruz. (…) Yaşasın Cumhuriyet!.. Yaşasın bu sınırları kahramanca koruyan gençlerimiz!.. Yaşasın bu sınırlar içinde yaşayan bütün vatandaşlarımız!.. Yaşasın yeniden keşfettiğimiz bu muhteşem birlik duygusu’..” (Hürriyet, 29 Ekim 1992).

“Ortadaki binanın tepesine, şu ana kadar Türkiye’de gördüğüm en güzel Türk bayrağı çekilmiş. Bayrağın direği tam anlamıyla Amerikan esprisine göre yapılmış. Yani ülkenin kendine güvenini ve bir sembol olarak bayrağın temsil gücünü çok iyi veriyor.” (Hürriyet, 25 Ağustos 2000).

Diyarbakır’da halay çekişinizi ironik kılan, devlet gazetesi olarak da bilinen Hürriyet’te faili meçhullerin, katliamların olduğu 1990’lar boyunca Türk milliyetçiliğinin alfabesini kurduğunuz bu yazılar olabilir mi?

1999 depremini de, faili meçhulleri de ben yaptım tabii! Bu kadar kolay değil! Ama, evet, bayrak kampanyası yaptım, bayrağa dair hâlâ da aynı şeyleri düşünüyorum. Sana bir şey söyleyeceğim: Milliyetçi olmak için devletçi mi olmak lazım? Ama Hürriyet’in devlet gazetesi olma lafını hiçbir zaman inkâr etmedim. Neden biliyor musun? Çok işime yaradı. Kürtçe manşet attım, “Biji Türkiye” diye yazdım, Abdullah Öcalan asılmasın diye kampanya yaptım. Bana yazı işleri toplantısında “Yarın bu gazeteyi taşlarlar” dediler, “Taşlasınlar” dedim. Emin Çölaşan’ı bile ikna ettim, Öcalan asılmasın diye yazı yazdı.

Takip Et

20,116BeğenenlerBeğen
17,696TakipçilerTakip Et

Benzer Haberler

Editörün Seçtikleri