Gençlerin deizme ve ateizme yönelmelerinin sebebi her gün hamasi düzeyde dindarlık yapanlardır

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, haftalık değerlendirme toplantısı için kameraların karşısına geçti. Gelecek Partisi lideri, Ankara girişinde polis tarafından engellenen baro başkanlarından mevsimlik tarım işçilerine, ekonomiden Libya konusuna kadar gündeme ilişkin birçok noktaya değindi.

İşte Davutoğlu’nun haftalık değerlendirme toplantısından satır başları

Dislike

Böylesi bir Türkiye’yi gençlere sunmak için de öncelikle iktidarda olanların örnek olması gerekmektedir. Bugün gençler iktidara baktıklarında nasıl bir örneklik görmekteler? İfade hürriyetinin tam anlamıyla olduğu bir Türkiye mi görmekteler? Adaletin büyük ölçüde tesis edildiği, hukuk devletinin sorunsuz bir şekilde işlediği bir ülke mi görmekteler? Ayırımcılığın, adam kayırmacılığın, nepotizmin olmadığı bir iktidar mı görmekteler? Liyakatli olanın önünün açıldığı, fırsat eşitliğinin sağlandığı, torpil ve iltimasın olmadığı bir Türkiye mi görmekteler? Bütün vatandaşların eşit bir şekilde muamele gördüğü bir ülke mi görmekteler? Okullarını bitirirken sorunsuz bir şekilde iş bulabilecekleri bir Türkiye mi görmekteler? Maalesef gençlerimiz bütün bu temel başlıklarda bambaşka bir ülke görmektedirler.

Onun için de “dislike” demektedirler!

“Dislike” ne peki? Hani artık hepimiz sosyal medya ile haşır neşiriz ama en yalın haliyle “beğenmiyorum” demek.

Peki Gençlerimizin beğenmediği nedir?

Gençlerimiz seslerinin boğulmaya çalışılmasını, fikirlerinin bastırılmaya çalışılmasını, farklılıkların ezilmeye çalışılmasını, çalışmak istediklerinde bir iş bulamamalarını, bir iş bulduklarında torpil ve adam kayırmacılığın önlerini kesmesini “dislike” ediyorlar. Gençlerimiz haysiyetlerinin, kimliklerinin ve emeklerinin çiğnenmesine itiraz ediyorlar.

Gençlerimiz bu iktidara bakınca ahlaktan emeğe, liyakatten dürüstlüğe, adaletten özgürlüğe hiçbir başlıkta örnek alacak bir tek nokta göremiyorlar. Gördükleri tek nokta gençlerin fikirlerini, yorumlarını, ifadelerini, kimliklerini sosyal medyada kendileri aleyhine yorumları bir tıkla kapattıkları gibi  yok sayabileceğini zanneden bir iktidar. Gençler! Ülkemize, milletimize, değerlerimize, toprağımıza her tarafından dikiş atmış, trajikomik, kalitesiz, çirkin ve tek tip bir elbise biçen bu iktidarı ciddiye almayın… Gençler! Daha geçen haftalarda yeşil topla ahlak arayan bu iktidarı fazlaca ciddiye almayın…

Genç İşsizlik

Bu iktidar genç işsizliğin rekorlar kırmasına yol açmaktadır. 1990’lardan beri en yüksek genç işsizliğini son dört yıldır bu iktidar eliyle görüyoruz. Bu iktidar yüzünden liyakatin yerini adam kayırmacılığına, alın terinin yerini akraba kayırmacılığına bıraktığından beri gençlerimiz iş bulamamaktadır. Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildiğinden beri her dört gencimizden birisi işsiz durumda. Daha da kötüsü hızla iş bulmaktan, hayata atılmaktan, ekmeğini kazanmaktan ümidini kesen kız-erkek ev gençlerimizin sayısı artıyor. En verimli çağlarında hayatın içerisinde olması gereken gençler evlerinde oturuyorlar. Gençlerimiz iş aramaz duruma geliyorlar.

Genç işsizliğimiz ise %25’e yakındır. 15-29 yaş arası ne eğitimde ne istihdamda olan “ev genci” sayımız 5,7 milyon kişiye ulaşmıştır. Hükümetten ve ülkeden umudunu kesen bu gençlerimizin iş aramaktan vazgeçmesi nedeniyle işsizlik oranı 1 yıldır artmıyor görünmektedir. Bunu bir başarı hikâyesi olarak görenlerin 1 Milyona yakın işsiz üniversite mezunumuzu da göz ardı ettiği ortadadır.

Rakamların ortaya koyduğu gerçek şudur. Artık ülkemizdeki işsizlik “sosyal barışı ve istikrarı tehdit eder” düzeylere varmıştır. Hatırlanacağı üzere kısa süre önce kamuoyu ile paylaştığımız “Ekonomide Gelecek Modeli” çalışmamızda istihdama ilişkin sorunları ve önerilerimizi sıraladık.

Çoklu Baro

Bir diğer konu biliyorsunuz birkaç haftadır iktidarın barolarda seçimlerle ilgili yeni bir düzenleme yapma girişimini görüyorsunuz. Öncelikle yine her zaman yaptıkları gibi “biz yaptık oldu” kafasıyla tartışmayı başlattılar. Bu bağlamda baro başkanlarını bulundukları yerde ziyaret ederek dayanışma göstermek isteyen genel başkan yardımcılarımız da engellendi. En temel anayasal hak olan seyahat özgürlüğü, toplantı yapma özgürlüğü beşinci sınıf bir otoriter rejimdeymişiz gibi ihlal edildi. Avukatları otobanlarda kovalanan, şehir girişlerinde itilip kalkılan bir ülkenin demokrasi olduğunu kim söyleyebilir? Avukatlar bile, baro başkanları bile ifade hürriyetini kullanamazsa sıradan vatandaş, gençler, kadınlar, emekçiler… bu insanlar nasıl konuşsunlar? İktidar hakaret etmeden, tehdit etmeden, aşağılamadan, düşmanlaştırmadan cümle kuramıyor… İktidar söylemek istediği ne varsa sonuna kadar söyleyebilme hakkına sahip… Tüm televizyonlar emirlerinde… Ama aynı hak avukatlar için geçerli değil. Bakınız, barolarla veya başka bir alanla ilgili yapılacak her türlü düzenleme öncelikle katılımcı olmalı. İlgili bütün paydaşların fikirlerinden faydalanılması gerekiyor. Ben yaptım oldu zihniyetinin bugün değiştirmek istediği barolardan bir farkı yok. Dün FETÖ’nün AK Parti’ye yaptığını bugün hükümet başkalarına yapmak istiyor. Dün HSYK’yı tekeline almak isteyen FETÖ’nün yapmak istediğini bugün iktidar zihniyeti istiyor.

Peki madalyonun diğer tarafı çok mu parlak?

En fazla demokrasiden, çoğulculuktan ve farklı fikirlerin hakkıyla temsilinden yana olması gereken baro ise en fazla şikayetçi olduğu çoğunlukçuluktan yana.. Yani bir oy fazla alan herşeyi alsın, başka kimseye hayat, söz hakkı tanımasın. En fazla FETÖ’den, bölücülükten, farklı gruplaşmalardan ve çok başlılıktan şikayet eden hükümet ise çoklu barodan yana… İktidar bu yaptığı ile hukuk sisteminin en temel ayaklarından savunmanın mezheplere, etnik kimliklere göre bölünmesi ihtimalinin farkında bile değil. Ya da daha kötüsü çok iyi farkında ve bizzat bu bölünmeyi istiyor. Siz alevi baro, sünni baro, ulusalcı baro, kürtçü baro, sağcı baro, solcu baro, AK Partili baro CHPli baro mu kurmak istiyorsunuz?

Ateizm ve deizm

Bu kıskaç toplumu boğmadan ses vermek gerekmektedir. Bu tablo açık bir şekilde ortada iken “nasıl olsa bize dokunmazlar” diyerek haksızlıklar ve baskılar karşısında susan sivil toplum kuruluşları bilsinler ki sıra onlara geldiğinde seslerini haykırabilecekleri bir duvar dahi bulamayacaklardır. Kaybettiklerimizi görmeden kazanımlarımızı koruma kaygısı ile hala Cumhurbaşkanını ve AK Parti’yi bir sığınak gibi görenler bilsinler ki mesele artık bir kişi ya da parti meselesi değil zihniyet meselesidir. Cumhurbaşkanı ve AK Parti yönetimi kendilerini korumaya çalışmaktan değerlerimizi korumaya mecal bırakmamaktadırlar. Koltuklarını korumak adına araçsallaştırmadıkları, yıpratmadıkları, toplum nezdinde itibarsızlaştırmadıkları değerimiz kalmadı. 

Değerlerimizi korumayı bırakın değerlerimiz üzerinde gölge etmesinler yeter! Bugün gençlerin deizme ve ateizme yönelmelerinin en önemli sebebi her gün hamasi ve sloganik düzeyde dindarlık yapanların sergiledikleri örnekliklerdir.

Mevsimlik tarım işçileri

Geçtiğimiz Cuma günü Şanlıurfa’nın Merkez Eyyübiye ilçesine bağlı Yukarı Yazıcı (Kırrık) kırsal mahallesinden Konya’nın Akşehir ilçesine giderek tarım işçiliği yapan ve Yunak ilçesine nohut hasadına gitmek üzere kendilerine ait minibüsle yola çıkan 18 kişilik akraba iki aile yolda kömür yüklü TIR ile çarpıştı. Aynı aileden 7 kişi hayatını kaybetti, 11 kişi de ağır yaralandı. Vefat eden kardeşlerimize rahmet diliyor, ailelerine taziyelerimi sunuyorum.

Mevsimlik işçilerimizin durumu içler acısıdır ve bu soruna mutlaka çözüm bulunmalıdır. Bazı iktidar temsilcilerinin iddia ettiği gibi mevsimlik işçi gönderiyor olması Şanlıurfa için bir gurur vesilesi değildir. Aksine, tarihi anlamda bereket hilalinin merkez şehirlerinden olan ve geniş tarım alanlarına sahip olan Şanlıurfamızın yiğit insanlarının dar imkanlar içinde başka illerde rızk aramak zorunda kalması hepimizi düşündürmesi gereken bir utanç vesilesi olmalıdır.

Mesele sadece Şanlıurfa ile de sınırlı değildir. Mevsimlik tarım işçilerinin sayısı yüzbinleri bulmaktadır. Türkiye’de kuzey, güney ve batı Anadolu’daki 48 ilde mevsimlik gezici tarım işçileri çalışmaktadır. Ortalama 6/7 ay çalışan mevsimlik gezici tarım işçileri ağırlıkla Karadeniz bölgesinde fındık, Ege’de yaş zeytin, Çukurova’da pamuk, Orta Anadolu’da soğan, şekerpancarı, kayısı gibi ürünlerin çapa, toplama, kurutma ve serme işlemlerinde çalışmaktadır.

Öncelikle hedefimiz neredeyse bir köle düzenine dönüşen mevsimlik işçi düzeninin son bulacak bir yapısal reformun gerçekleşmesidir. Ancak bu gerçekleşene kadar gereklilik arzeden yerlerde yaşam standartları insanileşmeli ve yasal bir güvenceye kavuşturulmalıdır.

NATO, Fransa’nın Türkiye’ye karşı sahaya sürebileceği bir güvenlik firması değildir

Daha önce de vurguladığımız gibi, Türkiye’nin BM’nin tanıdığı meşru Libya Ulusal Mutabakat Hükümetini desteklemesi hem siyaseten hem de stratejik olarak doğru bir politikadır. Dedik ki, Türkiye’nin komşularıyla dostane ilişki geliştirme arzusu onun milli menfaatlerinden ve stratejik çıkarlarından vaz geçeceği manasına gelmez. Aynı şekilde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Antalya Körfezi’ne hapsedilmeyi kabul etmesi mümkün değildir.

Bu minvalde, Doğu Akdeniz’de, Türkiye’yi dışlayan herhangi bir enerji ve güvenlik denkleminin kalıcı olması mümkün değildir. Böylesi bir politika hakkaniyetli olmadığı gibi stratejik olarak da uygulanabilir veya sürdürülebilir değildir. Bütün aktörlerin şunu anlaması gerekir: yaptırımlarla, oldubittilerle, tehditlerle veya tarafgir siyasetlerle Türkiye’yi doğu Akdeniz’deki milli çıkarlarından vaz geçirmeleri mümkün değildir.

Bu noktada, Darbeci Sisi yönetiminin Libya’yı askeri işgalle tehdit etmesiyle Macron’un Türkiye’ye karşı NATO ve AB’yi sahaya sürme tehditi sadece talihsiz açıklamalar olmakla kalmıyor aynı zamanda her iki aktörün yaşadığı stratejik körlüğü de net bir şekilde ortaya koyuyor. 

BM, AB, ABD ve diğer bütün uluslararası aktörler Sisi rejiminin Libya’yı işgal ile tehdit etmesini sert bir şekilde kınamalı ve buna karşı net bir pozisyon takınmalılar. Benzer şekilde, Macron’un şunu aklından çıkarmaması lazım. Türkiye, NATO’nun en önemli üyelerinden biridir.

Yani NATO, Fransa’nın Türkiye’ye karşı sahaya sürebileceği bir güvenlik firması değildir. Türkiye, NATO ve AB’yle terbiye edilecek bir ülke değildir.

Türkiye’nin tehditlerle ne Doğu Akdeniz’deki ne Libya’daki ne Kuzey Afrika’daki ne de başka herhangi bir yerdeki siyaset ve stratejisinden vazgeçmesi mümkün değildir.

Eğer Fransa ve AB dış politikada daha etkin olmak istiyorlarsa bunun yolu Türkiye’yi tehdit etmekten değil Türkiye ile işbirliğinden geçiyor.Bunun için Fransa, öncelikli olarak Libya’da darbeci Hafter’e sunduğu desteği sonlandırmalı. Fransa ve AB şu basit soruya cevap vermeli: Libya’da NATO üyesi Türkiye’nin varlığı mı NATO ve AB’nin güvenliği için tehdit oluşturuyor yoksa Rusya veya Birleşik Arap Emirliklerinin mi?

Bu noktada, 1 Temmuz’da AB dönem başkanı olacak olan Almanya’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekir. Birincisi, Libya’da BM’nin tanıdığı Trablus merkezli meşru hükümetin desteklenmesi konusunda AB ölçeğinde bir konsensüse öncülük etmelidir.

İkincisi, Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin milli menfaatlerini tanıyan ve ona saygı duyan bir çerçevede Türkiye ile AB arasındaki ortaklık ve diyalog zeminini güçlendirmesi gerekir. Burada Türkiye’ye dönecek olursak, geçen hafta da söylediğimiz gibi Libya’da erken bir zafer sarhoşluğuna girilmemesi gerekir.Türkiye Libya’da elde ettiği askeri kazanımları konsolide edip siyasal kazanımlara dönüştürmelidir.

Bu doğrultuda, Türkiye’nin, Libya’yla askeri alandan enerjiye, altyapı hizmetlerinden güvenlik reformuna kadar birçok alanda antlaşmaların imzalanması yönündeki yaklaşımı doğrudur. Türkiye bir an evvel Ulusal Mutabakat Hükümetinin Libyalılar nezdindeki meşruiyetini güçlendiren adımlar atmalıdır. Bu konuda, altyapı ve güvenlik sektörü reformu hayati bir öneme sahiptir.