Nihal Bengisu Karaca yazdı: Siz şimdi öldürülen askerlerimizden özür dilememizi de istersiniz

Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca Suriye’deki durum ve Rusya ile olan ilişkilerimizi mercek altına alan bir yazı yazdı.

An itibarıyla 13 şehit var.

Allah hepsine rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin.

Gözlem noktalarımız neden Esad rejiminin saldırısı altında sorusunun cevabı hem basit hem karmaşık boyutlar içeriyor. En basit cevabı şu: İdlib son çatışmasızlık bölgesi. Türkiye’nin gözlem noktalarının en basit işlevi, Esad’ın okulu, hastaneyi, fırını hatta apartmanları ‘dilediği gibi’ bombalamasının önüne geçmek. Astana ve Soçi’ye uyulmasını garanti altına almak.

Gözlem noktaları, Türkiye’nin talebiyle özel bir statüde olması istenen İdlib’de ak koyunun kara koyundan, HTŞ gibi radikal savaşçı örgütlerin “Savaşsız duramadığımız için değil, evimizi korumak için savaştık ve geride bırakmaya hazırız, elbette barışa da müzakereye de açığız” diyen ılımlı muhaliflerden ayrışmasını sağlamaya hizmet edecekti. Bu işlevini yerine getirebildiği söylenemez. Bırakın HTŞ ile ılımlı muhalifleri ayırmak, HTŞ gün geçtikçe sivilleri kendisine canlı kalkan yapar hale geldi. Gözlem noktası daha proaktif tutum alarak Azez’de, Bab’ta, Afrin’de olduğu gibi daha fazla kontrol ve denetim gerçekleştirebilseydi Moskova’dan istenen zamanın içi daha nitelikli bir şekilde doldurulabilirdi.

TÜRKİYE’NİN DİRENCİNİ SINAYAN İÇ VE DIŞ ETMENLER

Ancak şunun da farkında olmak gerekir: Radikal terörist örgütlerle ılımı muhalefetin ayrıştırılması ılımlı muhaliflerin “Madem HTŞ’den farklısın, o halde seni alıp başka bir yere yerleştirelim” şeklindeki girişimlerle dışarı çıkarılması yoluyla olabilirdi. Bu da kendilerine Esad rejiminin ihlallerinden korunacaklarının sözünü verebilmekle mümkündü. Ancak güvenilir bir aktör olmadığını tüm dünyanın bildiği Esad adına bu sözü vermek o kadar kolay olmayınca radikal ve ılımlı muhalifleri İdlib’de beraberce tutmak Türkiye için ‘zaman kazanmak’ ifadesine indirgenebilir bir politika halini aldı. Zaman kazanmak, yani kaçınılmaz olanı kendi önceliklerini gerçekleştirene kadar ya da bir sonuç için uygun zaman elde edilene kadar ertelemek. Kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini engellemek için büyük ve evsaflı planlar yerine zamana güvenmek.

Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytindalı harekatlarını yapabilmek ve Barış Pınarı Herakatı sayesinde oluşturduğu güvenli bölgelere mültecileri yerleştirmek gibi planlara öncelik verdi. İlk iki harekat görece başarılı oldu. Üçüncü harekat ise beklenen sonucu vermedi. An itibarıyla Türkiye mültecileri yerleştirebileceği büyüklükte bir alanı kurtarabilmiş değil ve Fırat’ın Batısı olarak andığımız yerde de Moskova su kaynattı.

Dolayısıyla kazanılan zamanın sonuna gelinmiş oldu.

Ancak eldeki imkanlar ve sahadaki şartlar düşünüldüğünde ‘zaman kazanmak’tan başka yapabileceği bir şey var mıydı Türkiye’nin?

Gönül rahatlığıyla ‘vardı’ diyemiyoruz.

Başka olasılıklar, daha riskli ama sonuç alma ihtimali yüksek adımlar için Türkiye’nin iç birliğini tamamen sağlamış bir ülke olması gerekirdi.

Oysa Esad’a bir ders vermeye kalksa bu devlet, Türkiye’nin yanında değil Esad’ın yanında yer alacak kadar yanlış yönlendirilmiş yüzbinlerce kafa var.

İNSANİ ÇÖZÜM UZUN VADEDE RASYONEL ÇÖZÜMDÜR

“Suriye-Türkiye savaşsa banko Esad’ı tutarım” kafası diye bir şey var ülkede.

Hâlâ “Bana ne İdlib’den, bana ne Esad’dan, ben ülkemde mülteci istemiyorum” diyenlerin domine ettiği bir kamuoyu söz konusu.

“İyi ya işte, daha çok mülteci gelmesin diye direniyor devlet” diyenlere de inanmıyorlar.

TSK’nın uğradığı saldırılar için Rusya’dan ve Esad’dan özür dilememiz gerektiğini düşünüyorlar, açıkça ifade edeni bile var.

Türkiye İdlib’de Esad’ın ve Rusya’nın çözümüne uygun davranacak olursa 2.5 milyon insanın terörist ya da sivil ayrımı yapmaksızın hepsinin üzerine bomba yağdırmasına seyirci kalacak.

“İdlib’de 2.5 milyon sivil var. Bunun yalnızca 30 bini savaşçı. Onları yok etme adına sivilleri de bombayalacaksınız? İnsaniyet namını geçtim, böyle bir durum mülteci akınına neden olur, benim yeni mülteci ağırlayacak halim, yerim kalmadı” dediğinde kapı ardından aldığı cevap aşağı yukarı şöyle bir şey: “İdlib’de sivil yok. Kaparsın kapılarını giremezler.”

Razı oldukları çözüm bu.

“Bırak Esad hepsini yok etsin. Kılını kıpırdatma. Kalanına da kapıları açma. Hem bu kadar uslu durursan, bakarsın Esad PKK konusunda yardım eder”.

Hani Türkiye eski zincirlerini kırmıştı? Hani Türkiye artık ABD’ye bile meydan okuyordu? ABD tahakkümünden kurtulabilmiş bir Türkiye’nin, ülkesini mahvetmiş, nüfusunun yarısı ya ölmüş ya göç etmiş eli kanlı bir diktatörün meydan okuması karşısında diz çökmesini istemek akılalır bir iş midir?

İnsani çözümün uzun vadede rasyonel çözüm olduğundan bile bihaberler özetle.

Tam da bu nedenle Türkiye’nin “Bırakalım Esad ne yaparsa yapsın” çizgisinde olmamasını, söz konusu gözlem noktalarını korumak istemesini, İdlib’e sevkıyat yaparak zorlayıcı diplomasinin gerektirdiklerine odaklanmasını onaylamıyorlar.

Yazının tamamına aşağıdaki linkten ulaşılabilir.

https://www.haberturk.com/yazarlar/nihal-bengisu-karaca/2580301-siz-simdi-askerimizi-oldurenlerden-ozur-dilememizi-de-istersiniz